İHSANİDER

Ana Sayfa | ..... | Derneğimiz | İletişim Formu | İnsan Kaynakları | Kurucu Üyeler | Yönetim Kurulu | Tüzük | Anketler | Sitene Ekle | RSS

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

TARİH YAPILIRKEN UYUMAMAK

Dua et Türkiye! Ellerini kaldır ve şöyle dua et: Ey Rabbim! Yanı başımızda tarihler yapılırken hep uykuda yakalanırdık. Artık uyumak istemiyoruz, böylesi ciddi gecelerde. Gözlerimizi ve gönlümüzü açık tut ey Rabbim. Öğrendik artık. Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe, Sen de onda olanı değiştirmezsin. Öyleyse ey Rabbim, güç ve kuvvet ver bize!

Kategori  Kategori : Eğitim
Yorumlar  Yorum Sayısı : 1
Okunma  Okunma : 196945
Tarih  Tarih : 30 Haziran 2012 00:28

11 Punto 13 Punto 15 Punto 17 Punto

TARİH YAPILIRKEN UYUMAMAK

I. Tünelin Ucundaki Işık: Yeni Anayasa

Bu topraklarda Kanun-i Esasi’yle başlayan ve günümüze kadar gelen tüm anayasaların ortak özelliği tepeden inmeci ve Batı’cı oluşuydu. 1876’da yapılan Kanun-i Esasi, bir meclis tarafından değil bir komisyon tarafından yapılmış ve padişahın onayına sunulmuştu. 1921 ve 1924 Anayasaları “Meclis” tarafından yapılmış ama halk oyuna sunulmamıştı. O günün şartlarında bu mümkün de olmayabilirdi. Ama ülkelerini gerçekten tanıyan ve sorunlarını bilen uzmanların hazırladığı anayasalar da değildi. Gördüğümüz kadarıyla, yalnızca son iki darbe anayasası olan 1961 ve 1982 Anayasaları halk oyuna sunuldu. Darbecilerin oluşturduğu “Kurucu Meclisler” tarafından hazırlanan anayasaların, Demokles’in kılıcı altında oylandığını söylemeye gerek var mı? Her iki anayasanın da tanıtım ve methiyelerine izin verildiğini ama “taslağın” eleştirisine bile tüm kapıların kapalı olduğuna tanık milyonlarca insan hala hayattadır.

Geçmiş anayasaların tepeden inmeci/jakoben bir tavırla yapıldığının tek göstergesi bu da değil. Bu anayasaların tamamı da masa başında ve yüzleri Batı’ya dönük aydınlar tarafından hazırlanmış metinlerdi. Dönemin aydınları “Her şeyin doğrusunu ben bilirim.” Havasında idiler. Sorun olan tüm bildiklerini Batı’dan almaları ve bunları kendi ülkelerine ancak masa başı düzenleme yaparak uyarlamaya çalışmalarıydı. Halkına ve ülkesine yabancı olan bu aydınlar empati de kuramıyor, ülkenin ve halkın lehine-aleyhine olacak hususları masa başından kestiremiyorlardı.

Bu ve benzeri tarihsel nedenlerden dolayı, ülkemizde hak ve özgürlük taleplerinin tamamını karşılayan yeni bir sivil anayasa yapma ve bunu halk oyuna sunma iradesinin ortaya çıkmış olması her şeyin üstünde takdire şayandır.

Bu iradenin gerek Cumhurbaşkanlığı, gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Gerekse halkın temsil yetkisi verdiği tüm siyasi partiler tarafından deklere edilmiş olması yeni ve sivil bir anayasa sathı mailine girdiğimizi doğrulamaktadır.

TBMM yeni anayasa teklifleri için özel bir internet sitesi kurmuş, gelecek olan bireysel ve kurumsal her teklifi değerlendirmeye alacağını bildirmektedir. Gerek Cumhurbaşkanlığı, gerek TBMM ve gerekse de iktidar partisi genel başkanlığı aydınlardan, akademisyenlerden, üniversitelerden, sendikalardan, meslek örgütlerinden, insan hakları kuruluşlarından, vakıflar, dernekler ve diğer sivil toplum örgütlerinden ve isteyen her vatandaştan bu yeni anayasa taslağının geniş bir katılımla oluşması için “Taslak veya madde teklifleri” beklemektedir.

Anayasa sathı mailinde bu beklentiyi ciddiye almak yukarıda sayılan tüm kişi ve kuruluşların birincil görevi olmalıdır. Hep birlikte bir “Medine-i Fadıla/Erdemli Ülke” oluşturmak, ancak “Fadıl/Erdemli” bir toplumun başarabileceği kutlu bir davranıştır. Bu çabanın içinde olmak dahi Eflatun’dan Farabi’ye hayali kurulan o erdemli ülke felsefesiyle bizi kucaklaştıracaktır. Bizim de ortaya koymaya çalıştığımız bu titrek çaba, aynı amaca yöneliktir.

Erdemli bir ülkenin anayasası da “erdemli” olmak zorundadır. Bu nedenle, yeni anayasa sadece yeni ve sivil olarak kalmamalı, yüksek erdemler de içermelidir. Biz bu erdemleri üç grupta ele almayı uygun gördük:

1. Hak ve Özgürlükler: Erdemli bir anayasanın kişi ve toplum haklarından hiç birisini kısıtlaması veya yok sayması düşünülemez. Devlet, insanlığın tarihi boyunca elde ettiği tüm hak ve özgürlükleri tanımalı, hiçbirisini yok saymamalıdır. Bize göre, bu hakların federatif, üniter veya karma bir rejimde mi verildiği hiç fark etmez. Önemli olan millet iradesinin üstünde hiçbir vesayetin gölgesine dahi müsaade edilmemesidir. Başı sıkıştığında insana bazı haklar tanıyan değil, insanı sayan ve onu haklarıyla beraber mütalaa eden bir devlet ancak, “İnsan merkezli devlet” kimliği kazanabilir.

Dünyada bilinen ilk insan hakları deklarasyonu, İslam Peygamberinin 632’de Mekke’de yaptığı veda konuşmasıydı. Elde ettiği bu kazanımla beraber kendisini değerli ve şerefli hisseden insanlık o günlerin İslam dünyasında hak ve özgürlüklerini bir yaşama biçimine dönüştürmeyi başarmıştı. Zamanın Müslümanları öyle bir sinerji oluşturmuşlardı ki, doğudan batıya tüm insanlar, Müslüman olmadıkları halde en başta köleliğe karşı çıkarak hak ve özgürlükler konusunda talepkâr olmaya başladılar. Spartaküs ve benzerlerinin çıkardığı eski çağ köle isyanları “Cana tak edince” başlayan isyanlardı. Despot ve tiranların yapacağı tek şey bunları bastırmak ve sorumluları cezalandırmaktı. İnsanlığın aklına ve kalbine hitap eden hak ve özgürlük düşüncesi ise bundan farklıydı. Durdurulamıyor ve tümüyle bastırılamıyordu. İslam Peygamberi, yaptığı veda konuşmasıyla 7. Yüzyıldan 21. Yüzyıla kadar insanlığın elde ettiği tüm hak ve özgürlükleri sağlayan sinerjiyi tetiklemişti.

Bu nedenle, insan hak ve özgürlükleri insanlık için ilahi bir miras sayılmalıdır. Devlet, Veda Hutbesinden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine kadar ve sonradan Birleşmiş Milletlerin pozitif ayırımcılık olsun diye kabul ettiği çocuk, engelli vb. haklar da dahil insanlığın hiçbir mirasına el koymamalıdır.

Erdemliler ülkesinin devleti insana bireysel, sosyal ve siyasal tüm haklarını tanımalı; kişinin inancından, fiziksel özelliklerinden veya etnik kökeninden dolayı mağdur olma riskini dahi ortadan kaldırmalıdır. Başta anadil eğitimi ve itikat mağduriyetleri olmak üzere, bu güne kadar ihmale uğrayan hakların kazanılmasına dikkatle yer verilmelidir. Erdemliler ülkesinde hiçbir fert insani hak ve özgürlüklerinden kısıtlı olmamalı, bu haklarını kullanma sırasında bireylerden, kurumlardan veya devletten kaynaklanan psikolojik-fiziksel hiç bir engelle karşılaşmamalıdır. İnsan hakları konusunda insanlığın bu güne kadarki hiçbir kazanımı göz ardı edilmemeli, uluslar arası tüm hak sözleşmeleri anayasaya dikkatlice yansıtılmalıdır. Hatta bunlarla da yetinilmemeli, Abraham Maslow’un 1943’te ortaya attığı ve “Maslow Teorisi” olarak bilinen “İnsanın İhtiyaçları” türünden bilimsel analiz çalışmaları da hesaba katılmalıdır.

Ancak o zaman, toplumu yöneten organik kuvvetlere insani bir kuvvet olan “Hak” da yardımcı kuvvet olarak eklenmiş olacaktır.

2. İlimlere Özgürlük: Nizamülmülk’ten önceki dönemlerde tüm İslam dünyasının medreseleri, kendi kişisel imkanlarıyla ayakta durmaya çalışan bağımsız medreseler idi. Alparslan ve Melikşah’ın ünlü veziri Nizamülmülk’ün(Ö.1092) 1068-1091 yılları arasında Büyük Selçuklu ülkesinin belli başlı şehirlerinde kurduğu “Nizamiye Medreseleri” ile beraber, medreseler devletin kontrolüne geçti. Nizamiye Medreseleri’nin başlıca amacı: “1) Din adamı yetiştirmek, 2) Fakir ama yetenekli öğrencileri yatılı okutup topluma kazandırmak, 3) İmparatorluğun yönetimi için memur yetiştirmek, 4) Devlet adamlarını eğitmek, 5) Alimleri bir görev ve maaşla medreselere bağlayıp denetim altında tutmak” idi. Başlangıçta çok hayırlı gibi görünen bu resmi ilgi, alimler üzerindeki sulta denetimini ve korkusunu her geçen gün artırdı. Bu medrese tipi Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar tarafından da devam ettirildiği için 9. Yüzyıldan başlayarak 11 ve 12. Yüzyıllarda zirve yapan ilmi yükseliş –ne yazık ki- zamanla kesintiye uğradı. Hakkını yemeyelim, başta Fatih olmak üzere bir kaç Osmanlı Sultanı da medreselere ve ilme önem vermekle tanınır. Ancak, medreselerin sultaya bağlı olan statüsü başlı başına sorun teşkil etmiş ve ne yaptığını bilmeyen sultanlar döneminde pek çok çalışma berhava olmuştu.

Nizamülmülk döneminden önceki medreseler de vakıflar, zengin Müslümanlar ve hatta sultanlar tarafından destekleniyordu. Yani bu medreseler devlete ve sultanlara karşı hasmane bir tavır sergilemiyor, fitne ve kargaşalardan uzak durmaya çalışıyorlardı. Ancak, bağımsız statüsü olan bu medreselerin alimleri, devlet denetimi altına girmeye şiddetle direniyor, gerekirse canlarını vermekten bile çekinmiyorlardı. Emevi ve Abbasi tarihi “Ulemâ” direnişinin şanlı örnekleriyle doludur. İlk dönem alimleri ilmin haysiyetini korumaya çalışıyor, ilmin ehil olmayan devlet ricalinin güdümüne girmesini “İlmin Afeti” olarak görüyorlardı.

Yüce Kur’an, Nahl, 16/43’te “…Bilmiyorsanız, zikir(ilim) eline sorun.” ayetiyle alimlere bir nevi önderlik bahşetmişti. İslam Peygamberi de peygamberlik kapısının artık kapandığını, peygamberliğin mirasçısı olarak bundan sonra alimlerin sahneye çıkacağını söylemişti. Alimler, bu yüzden devlet ricalinin emrine girip bu yüce onuru ayaklar altına almıyorlardı. Üstelik, bundan ruhani bir sonuç da çıkarmıyor, dini-dünyevi ilim ayırımı da yapmıyorlardı. Onların nezdinde dini, akli ve tabii ilimler aynı mesabedeydi ve bu nedenle bir alim tahsil hayatı boyunca tüm bu ilimleri birlikte öğreniyordu. İlk dönem alimlerine göre bir alimi ancak başka bir alim eleştirebilirdi. O da ancak ilmi çerçevede kalmak şartıyla. İlimlere vakıf olmayan bir devlet adamının alimlere ve dolayısıyla ilimlere yön/biçim vermeye çalışması kabul edilebilir bir şey değildi.

İlk dönem uleması, kendi çalışmalarının dahi devlet tarafından “torpilli” olmasını ve resmi görüş haline gelmesini kabul etmiyordu. Bunun efsanevi örneği, İmam Malik’in kendi kitabı olan “el-Muvatta” hakkında gösterdiği çabalardır. Abbasilerin 2. Halifesi Ebu Cafer el Mansur, insanları tek bir kanun etrafında toplamak ve bunu da Medine’de geçerli olan fıkıh ve rivayet anlayışına dayandırmak istiyordu. Bunun için, dönemin en büyük İslam Hukuku alimi İmam Malik’ten yazmakta olduğu el-Muvatta adlı kitabını bir an önce tamamlamasını istedi. Kitabı tamamlama işini ağırdan alan Malik, kitabını ancak 3. Halife Mehdi döneminde tamamlayabildi ve yazdıklarının kanun haline getirilmesine karşı çıktı. İmam Malik’i bir türlü ikna edemeyen Abbasiler, aynı teklifi 5. Halife Harun Reşit döneminde de yinelediler. Harun Reşit, el-Muvatta’ı Kabe’nin duvarına açık sayfalar halinde asmaya ve bunu resmi görüş haline getirmeye teşebbüs dahi etmişti. İmam Malik “Bu karar, ilmin önünü keser ve yargı kararlarını insanların aleyhine zorlaştırır.” Gerekçesiyle buna şiddetle karşı çıktı.

İlk dönem alimlerinin kendilerini ve ilmi devlet denetimi altına sokmamak için gösterdikleri soylu çabaları saymakla bitiremeyiz. Onlar mütevazi şartlarda yaşamayı ve kıt imkanlarla çalışmayı devletten torpilli olmaya tercih ediyorlardı. Bu asil ve güçlü duruş ilmin kendi özgür mecrasında zirve yapmasına yol açtı. Alimler her alanda birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar, ama ehil olmayan devlet ricalinin kendilerini güdüm altına almasına asla müsaade etmiyorlardı.

Aslına bakarsanız imam Gazali’nin(Ö:1111) meşhur felsefe eleştirisi olan “Tehafüt’ül-Felasife” adlı eseri de ilmin gelişmesini ve olumlu anlamda ilerlemesini amaçlayan değerli bir eleştiriydi. Gazali’den bir hayli sonra Anadolu Selçukluları ve Osmanlı medreselerinde Gazali’nin felsefeye yönelik eleştirileri resmi görüş haline getirilince felsefi düşünce çok dar bir çerçeveye mahkum edilmiş oldu. Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta, Gazali’nin ne hakla böyle bir eleştiri yaptığı değil, devlet medreselerinin ne hakla bu eleştiriyi resmi görüş haline getirdikleri ve felsefi düşünceyi belli kalıplara hapsederek “Statik” hale getirdikleri olmalıdır.

Ortaçağ Batı bilimi de yüzyıllar süren tutukluluk halinden ancak Reform ve Rönesans geçirince kurtulabilmiş ve gelişmenin kapısını aralayabilmişti. Rönesans devrinin bilim adamları ve aydınları en başta kilisenin dayattığı kalıpsal hegemonyayı kırmış, hür ve bağımsız modern bilimin temellerini atmışlardı. Kilisenin ve skolastik Ortaçağ düşüncesinin kalıplarını reddeden modern bilim, eski İslam bilimini de incelemek ve ondan yararlanmakta sakınca görmemişti. Bilim tarihçileri aydınlanma dönemi Batı biliminin, 11 ve 12. Yüzyıllarda zirve yapmış İslam dünyası bilimlerini “Tramplen” olarak kullandığını ve büyük sıçrayışını bu sayede gerçekleştirdiğini söylerler.

Ortaçağ İslam dünyası ve Batı dünyası “Bilim”i mercek altına alındığında, ilmin kayıt-kuyut altında olduğu dönemlerde gerilediği, ancak kendisini serbest hissettiği ve özgür mecrasında aktığı dönemlerde patlama yaptığı sonucu elde edilir.

Peki bu topraklarda, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet döneminde bilime verilen özgürlük yeterli miydi? Yukarıda da değindiğimiz gibi Osmanlı’nın yükseliş dönemlerinde nisbi bir teveccüh vardı bilime karşı. Ama medreseler, ne kadar vakıflarca desteklense de saltanatın sıkı denetiminde oldukları için hür ve özgür sayılmaları mümkün değildi. İlim-devlet ilişkisinde genel karakteristik özellik bir tür “Al gülüm-ver gülüm.” ilişkisiydi.

Osmanlı’nın son dönemlerinde açılan ve birkaç kere kapanıp tekrar açılan ilk modern üniversite kabul edilen İstanbul Darülfünun’u, aldığı destek bakımından gevşek zeminli olmasına ilaveten, ders programlarına ve yapısal durumuna kadar devletin tayin ettiği bir kurul tarafından belirlenen ve denetlenen bir üniversite idi. Aynı Darülfünun, Cumhuriyetin ilk yıllarında “İnkılaplara karşı sessiz kalıyor ve hatta pasif direniş gösteriyor.” diye büyük baskılara maruz kalmış; nihayet 1933’te müderris kadrosu tamamen elden geçirilmiş, toplam 151 öğretim üyesinin 92’si tasfiye edilerek yerlerine resmi ideolojiyi benimseyen aydın(!) kişiler atanmıştı.

Cumhuriyet, kendi üniversitesinin ilk şubesini 1935’te Ankara’da “Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi” olarak açacaktı. Bunu takip eden yıllarda birkaç fakülte daha kuruldu. Osmanlının çoğu dönemlerinde saltanatı yağlamakla görevli olan bilim, bu kez de Cumhuriyet döneminde inkılapları ve resmi ideolojiyi yağlamakla memur edildi ne yazık ki. Bilim’in bu memuriyeti 1961 yılına kadar sürdü. 1960 ihtilalı da ideolojik davranmış, aralarında çok değerli ilim adamlarının bulunduğu 147 üniversite hocasını görevinden aldıktan sonra, çıkardığı 1961 Anayasasında yandaşı haline getirdiği üniversitelere “Özerklik” vermişti. Her şeye rağmen bilimsel çalışma zemini bakımından “altın çağ” sayılabilecek bu özerklik rahatlığı uzun sürmedi. 1971 Muhtırası bu haklara sınırlama getirdi. 1980(12Eylül) Darbesi de özerkliği ortadan kaldırdı. 1982 Anayasası yürürlüğe girmeden önce, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasasıyla yine pek çok öğretim üyesinin işine son verildi. 1982 Anayasası yüksek öğretimi aynı çatı altında topladı. Tüm üniversite ve yüksek okulları çatısı altında barındıran Yüksek Öğretim Kurumu(YÖK) 30 yıldan beri varlığını sürdürmektedir.

Bu topraklarda bilimi gerçek anlamıyla özgür hale getirmek, erdemli bir ülke kurma özlemi içerisinde olan herkes için birincil çaba ve görev olmalıdır. Yeni anayasa, bilimi her türlü ideolojiye ve iktidara yaltaklanmaktan kurtarmalı, onu sıçramalar yapacağı özgür platformlara taşımalıdır. Çünkü, ancak dizginlenmemiş bir ilim erdemli bir toplumun geçmek istediği kapıları bir bir aralama imkanına sahiptir. Kişi ve toplumun gerçek manada gelişmesini ancak “Özgür Bilim”le sağlayabilirsiniz. Ancak o zaman toplumu yöneten kuvvetlere akli bir kuvvet olarak “İlim” de eklenmiş olacaktır.

3- Dine Özgürlük: İnsanlık, tarihi boyunca canını, malını, neslini ve dinini güvende hissettiği yönetimleri “adil”, bu değerleri tehlike altında hissettiği yönetimleri ise “zalim” kabul etti. Adalet veya zulüm tarihte bir sultanlığın zengin, müreffeh veya demokratik yönetim olmasıyla ilişkilendirilmiyordu. Bireysel hak ve özgürlüklerin günümüzdeki anlamıyla talep edilmesi, saltanat yetkilerinin halka devredilmesi gibi talepleri tarihte aramak da fanteziden öteye gitmez. Tarihte insan oğlu teveccühünü sürekli olarak canını, malını ve inancını güvende hissettiği idarelere yöneltti.

İslam’ın ilk yıllarında Müslümanların Mekke’de uğradığı baskıları göğüslerken Hz. Peygamber’in de aynı adalet-zulüm kıstasından yola çıktığını ve bu kıstasa göre, dönemin Habeşistan Kralı Necaşi’nin yönetimini adil kabul ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’e göre de bir yönetimin adil olması ve dolayısıyla doğal açıdan yaşama hakkı edinmesi için can, mal, soy ve din emniyetini sağlaması gerekiyordu. Hatta ona göre, “doğası yaşamaya elverişli olmadığı için” zalim yönetimler varlıklarını devam da ettiremezlerdi. Bu yüzden “Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.” diyordu. İnsanlığın bu temel hakları konusunda çok hassas olan Peygamber Efendimiz, insanlığın medeni haklarını da yok saymamış ve hatta “Veda konuşmasını” bir tür insan hakları bildirisi şeklinde yaparak aramızdan ayrılmıştı.

Neden dini yaşam, insan için canı veya malı kadar önemli olmuş acaba? Çünkü eski dönemlerde sadece din, insanlık şeref ve haysiyetini önemsiyor, soylu sınıflar dışında diğer insan sınıflarını adam yerine koyuyordu. Bu bakımdan tarihte, insanlık için tek bir medeni kimlik olarak sadece dinin ön plana çıktığını görüyoruz. Halkın adalet-zulüm kıstasında dinini, canıyla ve malıyla bir tutması bundan olsa gerek.

Sosyolojinin babası sayılan İbn-i Haldun(1332-1406) krallıkların yükseliş ve düşüş nedenlerini incelerken “Dinin rolü” ve “asabiye” kavramlarını beraber işlemişti. İbn-i Haldun’un çok önemsediği bir toplumsal katalizör olan “asabiye” tabi ki, İslam Peygamberinin açıkça zem ettiği “cahiliye asabiyesi” değil; inanç ve amaç birliğinden kaynaklanan bir tür sosyal dayanışma ruhu ve başarma hırsıydı. İbn-i Haldun ilk İslam Medeniyetinin de böylesi bir yükselişten geçtiğini tespit etmişti. Dolayısıyla, ona göre dinin fazla rol üstlenmediği yönetim veya krallık, kaçınılmaz olarak yükselişten inişe geçmeye mahkumdu.

Bilindiği gibi, Ortaçağ İslam ve Batı dünyasında tüm memleketler, sultanlık ve krallıklar tarafından ama dini şeriatlarla birlikte yönetiliyordu. Peki, nasıl oluyor da dini şeriatlar memleketleri yönettiği halde sultanlık ve krallıklar geriliyor, zayıflıyor, hatta çöküyordu. Bu tarihi süreci test etmeye İbn-i Haldun ve benzeri ulemanın hiç fırsatı olmadı.

Kanaatimizce bunun cevabı, dinin yönetimde olmasıyla dinin toplumsal hayatın dinamizmi olmasının aynı manaya gelmediğini anlamaktan geçer. Bir başka deyişle dinin bir “Şeriat” olmasıyla bir “İtikat” olması aynı şey değildir. Çünkü şeriatlar ilahi kökenli olsalar da insan eliyle forma sokulmuş; toplumsal alanı ve insanı yönetmeyi amaçlayan sistemlerdir. İtikatlar ise, ilahi değerler manzumesi olarak akılları ve gönülleri yönetmeyi hedeflerler. Dolayısıyla, dinin toplumsal dinamizme kaynaklık eden özelliği “Şeriat” tarafında değil, “İtikat” tarafında aranmalıdır. Bu ayırım üzerinden düşünmeye devam edersek, şeriat devletlerinde de dinin toplum dışına itilmesi pekala mümkündür. Tarihte ve günümüzde şeriatla yönetilen kimi toplumların, şer’i yönetimleri hala yürürlükteyken dini kimliklerini çoktan yitirdiğini üzülerek müşahede etmiyor muyuz? Bu tip şeriatlar, yönetimi birlikte paylaştıkları sultanlık, krallık veya cumhuriyetlerdeki baskı ve zulümden pay alıyor; kötü yönetimin direkt sorumlusu sayılıyorlar. Kim bilir? Belki de Hucurat, 49/14’teki ilahi uyarı da bizleri böylesi bir ikileme karşı uyarıyor; bir yönetime veya şeriata boyun eğip “teslim olmak” ile “iman etmenin” aynı şey olmadığını anlatmaya çalışıyordur…

Kimi parlak dönemleri istisna sayılabilir; ancak, Ortaçağ İslam ve Batı dünyası şeriatları da yönetimdeki koalisyon ortaklarıyla beraber kötü yönetilen bir toplumun yaşayabileceği her trajediden sorumlu sayılarak mağlup olmuşlardı.

Bu nedenle olsa gerek, aydınlanma dönemi sonrası gelişerek güçlenen pozitivist, materyalist ve sekülarist tüm akımlar 18 ve 19. Yüzyıl boyunca pek çok sosyal kötülükten dini inançları ve hurafeleri birlikte sorumlu tuttular. Avrupa’da ruhban sınıfı karşıtlığı olan “Anti Klerikalizm” de bu akımların etkisiyle gelişmiştir.

Nihayet modern sosyolojinin iki kurucusu sayılan Emile Durkheim(1858-1917) ve Max Weber(1864-1920) sahneye çıkınca neredeyse başlarına gelen her felaketi dinden bilen Batılı aydınlar durup yeniden düşünmeye başladılar.

Durkheim, kolektif bilinç ve kolektif ahlaki bilincin oluşmasında dinin oynadığı rolü analiz ederek, dinin sosyal dayanışmayı sağladığını ortaya koymuştu. Aslına bakılırsa bu analizin sonucuyla İbn-i Haldun’un tezi şaşırtıcı biçimde örtüşüyordu. Tek farkla ki, Durkheim, kendi analizini modern bilimin metotlarını kullanarak yapmıştı. Öte yandan Weber, ekonomik sistemleri kültür ve dinle temellendiren çalışmasında, Protestan ahlakla kapitalizmin ruhunu doğrudan ilişkilendiren bir sonuca varmıştı.

Bu iki toplumbilimcinin dine karşı lütufkar davranmaları, önceleri Batılı aydınlar arasında abartılı bulunsa da zamanla dine karşı bir yumuşama sağladı ve ulus devletleri oluşturma sürecinde dinden yararlanma düşüncesini güçlendirdi. Sekülarizmi bir devlet dini gibi algılayan ve dine hiç hayat hakkı vermeyi düşünmeyen yönetimler bile, pragmatik kaygılarla ulus devlet sağlama sürecini dinin sağlayacağı kolektif bilinçle desteklemeye, ekonomik canlılığı da dinin sağlayacağı dinamizmle sağlamaya gönüllü oldular. Acaba, bütün bu olup bitenler bize nasıl yansıyacaktı?

Türk Milliyetçiliği fikrine en fazla etki eden son dönem Osmanlı aydınlarından Mehmet Ziya Gökalp(1875-1924) aslına bakılırsa sadece Türkçü düşünceyi geliştiren bir yazar ve şair değil, aynı zamanda Durkheim’in “Kolektif Bilinç” tezine sonuna kadar inanan ve güvenen bir toplumbilimciydi. Fikirleri ve projeleriyle hem çağdaşlarını, hem de kendisinden sonra gelişen tüm milliyetçilik tonlarını etkilemeyi başarmıştı. M. Kemal Atatürk de kendisinden “fikirlerimin babası” diye söz ederdi. 1908’de iktidara gelen İttihat ve Terakki hükümetlerinde görev alan tüm kadrolar aynı zamanda Ziya Gökalp ve benzeri aydınlardan etkilenmiş Türk Milliyetçileri idiler. Bunların kafasında da bir ulus devlet kurma arayışı vardı. Bunun için Osmanlıyı revize edip milli bir devlete dönüştürmek istediler. Bu amaçla yaptıkları bazı denemeler, çok sıkı tepkilerle karşılaşıyordu. Örneğin, Türkçeyi Mısır ve Şam gibi yerler de dahil tüm eyaletlerde zorunlu resmi dil yapma teşebbüsleri ters tepmiş, karşı milliyetçilikleri güçlendirmekten başka işe yaramamıştı. Yaptıkları diğer denemeler de oldukça sıkıntılı süreçler başlatıyordu.

İttihat ve Terakki’nin I. Dünya Savaşı koşullarını bahane ederek Ermenileri tehcir etmesi, aslında fırsatını bulmuşken ülkeyi “Gayri Müslim” azınlıklardan temizleme politikası idi. Yıllar boyunca Türkiye’nin başını ağrıtacak olan bu kritik karar, Ziya Gökalp’ın Durkheim’den devşirdiği fikirlere zemin hazırlamaktan başka bir şey değildi.

Türkiye’deki milliyetçiler ulus devletlerini kurarken “Din birliği ve bunun sağlayacağı kolektif akıldan” yararlanmayı hiç göz ardı etmediler. Cumhuriyet dönemiyle başlayan “Ulus Devlet” politikası da bir bakıma bu politikanın bir devamı olarak yürütüldü. Önceleri “mübadele” yoluyla, sonraları da baskı kurma yöntemiyle ülke Müslüman olmayan azınlıklardan temizlenmeye çalışıldı. Bu politika büyük ölçüde başarılı oldu da denebilir. Türkiye’nin Batı’sında başta Rumlar olmak üzere, Müslüman olmayan azınlıklar esamisi okunmayacak kadar azaldılar.

Cumhuriyet, asıl hatasını dini kolektif bilinç unsuru olarak kullanmakta değil, reform geçirmemiş bir dini yeniden biçimlendirme teşebbüsünde yaptı. Öyle ki, “İslam’ın reforma ihtiyacı var mı?” sorusu bile doğru dürüst sorulmadan alelacele işe başlandı. Bu nedenle Türkçe ezan, Türkçe ibadet, Türkçe Kuran gibi denemeler sıkıntılı bir süreçten sora başarısız olacaktı. Sanırız, Cumhuriyet’in dinde reform yapma teşebbüsünün neden hata verdiğini anlamak için aşağıdaki değerlendirme yararlı olacaktır:

  1. 1. İslam, ne şeklen ne de özü itibarıyla reforma ihtiyacı olan bir din değildi. Ruhban sınıfı ve bu sınıfın halk üzerindeki egemenliği gibi reformun temel gerekçeleri İslam’da mevcut değildi. Dolayısıyla, Hıristiyanlıkla özdeşleştirilmesi imkansızdı. Aslına bakılırsa, Cumhuriyet kurulmadan çok önce İslam dünyasının her tarafından alimler ve Müslüman aydınlar, reform tartışmalarına çoktan noktayı koyarak İslam’ın reforma değil, bir “Öze Dönüş” hareketine ihtiyaç duyduğunu teşhis etmişler ve hatta savundukları düşüncelerden bir tür “Öze Dönüş Ekolü” oluşturmuşlardı. Bu öze dönüş ekolünün yaptığı teşhis, dinin özünde herhangi bir deformasyon olmadığı, asıl sorunun toplumsal cehalet olduğu yönündeydi. Dolayısıyla el atılması gereken problem din değil, toplumdu. Diğer bir teşhis de İslam’ın ve İslami değerlerin modern dünyaya sunumunda yetersiz kalındığı yönündeydi. Bu hareketin samimi bir takipçisi olan M. Akif, bunu “Asrın idrakine İslam’ı söyletmek…” şeklinde vecizeleştirmişti. Cumhuriyet, ideolojik kimliklerini İslamcı bulduğu bu alim ve aydınlara karşı mesafeli durdu ve belki de bu yüzden “Öze Dönüş” hareketini doğru okuyamadı.
  2. 2. Bir dinin özü itibarıyla deforme olduğu saptansa bile onun reformunu devlet değil, o dinin alimleri ve müminleri yapmalıdır. Nitekim, başta Martin Luther olmak üzere Hıristiyanlığı forma sokma hareketinin tüm mimarları yine Hıristiyan alimleriydiler. Cumhuriyet’in reforma hiç ihtiyacı olmayan bir dini, üstelik devlet eliyle biçimlendirmeye çalışması, oldukça tepki çeken ve devleti “Dinsizlik” suçlamasıyla karşı karşıya getiren vahim bir siyasi hata oldu.

Türk milliyetçiliğinin büyük üstadı Ziya Gökalp’ın 1924’te çok erken sayılabilecek vefatı, Cumhuriyet’in hata veren yönlerini yeniden değerlendirme konusunda büyük bir fikir ve proje adamından yoksun kalmasına yol açtı. Aslına bakarsanız, Atatürk’ün de son birkaç yılını yoğun sağlık sorunlarıyla geçirerek 38’de vefat etmesiyle Cumhuriyet bir talihsizlik daha yaşadı. Hem kurucu fikir üstadından hem de kurucu liderinden art arda mahrum kalan Cumhuriyet kadroları, projelerinin hata veren yönlerini revize etmek yerine sürekli olarak baskı ve şiddete baş vurdular.

Cumhuriyet, Durkheim’den uyarladığı bu “kolektif akıl oluşturmada dinden yararlanma” projesinde hem başarısız oldu, hem de reformist bir görüntü vererek “din karşıtı” suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Cumhuriyet’in dindarlarını küstürmesi ve dindar kesimin trajik acılar yaşamasına neden olması bir yana, toplumsal dinamizmin sağlayacağı enerjiden mahrum kalması da ödediği en yüksek bedel oldu.

Erdemli bir toplumda hiçbir din ve mezhep tutuklu olamaz. Böyle bir toplumun anayasası da dindarların itikadi vecibelerini yerine getirme ve ifade etmesine sıkıntı çıkarmamalıdır. Bu topraklarda yaşanmış ve yaşanmakta olan dini ve mezhebi sıkıntıların tamamının izale edilmesine, yeni anayasa dikkatli kotarılmış maddelerle imkan tanımalıdır. Dinin toplumsal enerjiye dönüşmesi de ancak böyle sağlanabilecektir. İşte o zaman toplumu yöneten üç organik kuvvete yeni bir “manevi kuvvet” olarak “Din” de eklenmiş olacaktır.

II. Sesleniş

Haydi Türkiye! İçinde bulunduğun uzun ve karanlık tünelden nihayet çıkmak üzeresin. Unutma ki, uzun ve karanlık bir geceyi kutlu bir şafağa dönüştürmek dahi imkansız değil.

Hatırla Türkiye! Sen ki, Asımın neslisin. Kanayan bir yara gördün mü, yanar ta ciğerin. Onu dindirmek için kamçı yersin; çifte yersin. Adam aldırma da geç git diyemezsin, aldırırsın. Çiğnersin, çiğnenirsin; hakkı tutar kaldırırsın.

Unutma Türkiye! Sen bir devsin, yükü ağırdır devin;kalk ayağı, dimdik doğrul ve sevin!

Haydi Türkiye! Kasları çağa gerilmiş er kişilerini çıkar bir bir geceden. Bilelim ki, geliyorlar sancaklarıyla. Geceyi silen sancaklarıyla. İnançsızlığın, yıkıcılığın, köleliğin, sömürmenin kör yüreğine ok atsınlar. İnkarı öldürüp insanı diriltsinler. Batmış medeniyetimizin, ruhumuzun arkeologları çıkıp çıkıp bir lanetli geceden, gelsinler. Işık tut Rabbim! Büyük ışığını esirgeme bizden…

Dua et Türkiye! Ellerini kaldır ve şöyle dua et: Ey Rabbim! Yanı başımızda tarihler yapılırken hep uykuda yakalanırdık. Artık uyumak istemiyoruz, böylesi ciddi gecelerde. Gözlerimizi ve gönlümüzü açık tut ey Rabbim. Öğrendik artık. Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe, Sen de onda olanı değiştirmezsin. Öyleyse ey Rabbim, güç ve kuvvet ver bize!

ARAŞTIRMACI-YAZAR SIBGATULLAH KAYA
Not: Umran Dergisi’nin 214. Sayısında (Haziran-2012) yayınlanmıştır.
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu habere toplam 1 yorum yazılmıştır.

dbilal [ 30 Haziran 2012 01:15 ]

dua'ya katılıyoruz

Yorumların tamamını okumak için tıklayın.

SON DAKİKA HABERLERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi

© İMAM-HATİP LİSESİ MEZUNLARI KÜLTÜR DAYANIŞMA VE İNSANİ DEĞERLERİ YÜCELTME DERNEĞİ
 Telefon ve Fax:
                   

 e-mail :  iletisim@ihsanider.org.tr    /  www.ihsanider.org.tr@hotmail.com
Köşe Yazarı Yönetici Girişi     /   Köşe Yazarı Girişi

Adres:Ulu Cami Mah. Kızılay Cad. Taş Apt. No:163 K:1 D:1 Seyhan/ADANA
E-Postamız


Tasarım: ihsanider

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi