İHSANİDER

Ana Sayfa | ..... | Derneğimiz | İletişim Formu | İnsan Kaynakları | Kurucu Üyeler | Yönetim Kurulu | Tüzük | Anketler | Sitene Ekle | RSS

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

HÜZÜN VE DUA

İrfan geleneğimizin en zirve makamlarından birisi: HÜZÜN

Kategori  Kategori : İbadet
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 192950
Tarih  Tarih : 07 Ağustos 2012 18:44

11 Punto 13 Punto 15 Punto 17 Punto

   Unutulmuş kavramlar vardır. Sözlüğümüzde olan ama maalesef hatırlamadığımız, hatırlamaya güç yetiremediğimiz kavramlar. Hayatımız boyunca önem verilmesi gereken ama genelde kulak arkası ettiğimiz. Sahip olduğumuzda tahmin bile edemeyeceğimiz bir lezzete ve hale ulaştıracak olan makamlar. Büyüklerin ve ehil insanların her daim sahip olduğu ve zirvelere bunlar sayesinde ulaştığı haller. Unutulan, unutturulan ve hatta söylemekten bile aciz olduğumuz kavramlar. Bildiğimiz ve söylediğimiz halde, hakikatini yeterince idrak edemediğimiz büyük kelimeler.( İdrak edenleri, o hale sahip olanları kastetmiyorum, sadece kendimi muhatap olarak söylüyorum.) Yaratanın kullarına bahşettiği en önemli nimetlerdendir bunlar. Allah, nimetini kulunun üzerinde görmek ister.

 

İrfan geleneğimizin en zirve makamlarından birisi: HÜZÜN

 

   İnsan olarak belki de en az yaşadığımız veya yaşayamadığımız hallerin başında gelir hüzün. Bir mümin olarak belki de sahip olmamız gereken en önemli hal hüzündür. Unuttuk hüzünlü olmanın ne demek olduğunu. Hep biraz sulu göz, biraz da aciz bakınmayı hüzün zannettik. Üzülmeyi, hüzün olarak anlattılar yıllarca. Fakat hüzün çok daha farklı bir haldir. Özellikle ramazanda oruçluya yakışan en güzel haldir hüzün. Peygamberin bir mümine yakıştırdığı ve her daim orda olmasını istediği en güzel makamlardandır hüzün.

 

   Nedir hüzün? Madem bu kadar önemli bir makam ve hal ise, nasıl bir haldir mahzunluk?

 

   Büyük İslam feylesofu Kindî şöyle tarif eder:  Hüzün; sevilen şeylerin kaybından ve talep edilen şeylere ulaşamamaktan kaynaklanan nefsanî acıdır.

 

   Bu mahzunluğu kaçımız yaşayabiliyoruz acaba? Hüznün en çok yakıştığı bir peygamberin ümmeti olmayı ne kadar hak edebiliyoruz? Elimizde bulunan nimetleri kaybettiğimiz zaman veya sahip olmayı çok istediğimiz bir takım güzelliklere ulaşamayınca hüzün beliriyor mu bizde? Hemen isyan mı ediyoruz yoksa? İnsan kendini ne kadar tanıyor? Tanımadığı için mi bihaber oluyor hüzünden?

 

   Acizliğinin ve farkriyatının farkına varan her âdemoğlu aslında hüzünlüdür. İnsanın özü fakirliktir, acizliktir. Özünde fakirlik olanın; gına, gurur, kibir, tekebbür gibi sözde-gösterilere kalkışması ne acıdır. Hâlbuki bu hakikati anlayan mümin gerçekten mahzun olacaktır. Gözlerinin yaşarması için sadece Allah kelimesi yeterli olacaktır belki de. Çok zor değildir mahzun olmak. Hakikat ehlinin, irfan sahibi şahsiyetlerin içinde yüzdüğü eşsiz bir makamdır. Allaha kurbiyetin (yakınlığın) en büyük nişanesidir. Gözler yaşarmadıkça, gönülde gökkuşağı oluşmazmış. Gönüllerin yeşermesi, nurlanması için, en mühim etkendir hüzün. Sadece Musa’nın şeriatına değil, Hızır’ın irfanına da sahip olmak için, gereken yol azığıdır hüzün. O halde onu aramak lazım. Aramak… Bulamasak da aramaya devam etmek… Bıkmadan, usanmadan, mahzunca ve acziyeti idrak ederek... O zaman bulmaların işaretleri sunulacaktır. Aramalar bulmaların ön sözüymüş. Ve yine aramakla bulunmazmış ama bulanlar da arayanlarmış. Aramanın zevkini ve huzurunu bilenler asla bırakamazlar aramayı.

 

   Aramak ve yolu bulmak… Belki de bulmak için olmasa da sadece aramak. Aramanın güzel bir makam olduğunu bilerek sadece aramak… Ama sonunda lütuf olarak bulmaya erişmek. Yolu bulmak ve yolda yürümeye ve aramaya devam etmek. Nasıl olacak bu iş? Ne lazım gelecek bu zorlu yolculukta? Var mı bir rehber ya da ışık?

İşte arama-bulma yolundaki en önemli yol azığımız ve kul olarak, sahip olduğumuz değerin ölçütü: DUA

 

   Hüzünden sonra müminin en çok ehemmiyet vermesi gereken meseledir dua. Nedir dua? Bizim basitçe, yaratandan, ihtiyaçlarımız veya taleplerimiz için yakarışta bulunmak mıdır? Sadece zor durumda iken, bize yardım etmesi için ona yalvarmak mıdır? Hemen bitse de işimize baksak dediğimiz namazlarımızın sonrasında, alelacele ellerimiz kaldırıp, üç beş kelime ile sözde yerine getirdiğimiz bir eylem midir dua? Bu kadar basit ve sıradan mı acep?

 

   De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size niye değer versin? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır." (Furkan, 25/77)

 

   İşte duanın mahiyeti ve keyfiyeti burada ortaya çıkıyor. Allahın bize verdiği değerin sebebidir dua. Duamız olmasaydı Allah bize değer vermezdi. Acziyetini bilmeyen birine, Allah neden değer versin ki. Sözde değil gerçekten özden gelen bir dua nelere kadirdir bir bilsek. Dücane Cündioğlu’nun bir kitabında okumuştum: “Hakikat satırlarda değil, sadırlardadır.” Çok etkilemişti beni. Ne de yerinde ve hikmet içeren bir söz. Sadırlardan, yani göğüsten, kalpten, gönülden, ta en derinden çıkan sözler ve dilekler… Tam da hedefe ulaşacaktır buradan çıkan kelimeler. Sadırlardan çıkan duaların açamayacağı kapı var mıdır? Sadırdan talep edilen bir nimeti Allah geri çevirir mi? İçi yanarak, mahzunca, aciz bir şekilde, iki büklüm halde, eller göğe dönük ama başlar yerde… Böyle bir halde gözleri yaşlı bir kulu, rahman nasıl geri çevirsin. Nasıl olmaz desin.

 

   “Rabbinize yalvara yalvara ve içten dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın; O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” (Araf: 7/55–56)

 

   “Rabbiniz 'Bana dua edin, size icabet edeyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler muhakkak ki aşağılanarak cehenneme gireceklerdir' buyurdu.” (Mümin/60)

 

   İçten yanarak, hem korku hem de ümit besleyerek dua etmek. İnsanın kulluğunun zirvesidir dua. Dua etmesini bilen kişi, kulluğun en görkemli yerindedir. Maalesef bunu pek de beceremiyoruz. O’nu nasıl anacağımızı, zikredeceğimizi bilemediğimiz gibi, ona nasıl yalvaracağımızı ve O’nu nasıl çağıracağımızı da bilmiyoruz ya da bildiğimizi zannediyoruz. Tabi bu hali bilen ve idrak eden ehil insanlar elbette vardır. Biz kendimizi kastederek söylüyoruz bunları.

   Duamız her zaman kabul olur mu? Kabul olmuyorsa sebepleri, engelleri var mıdır?

   Duanın etkisinin ortaya çıkmasını engelleyen afetlerden biri kulun acele etmesi, kabulünün geciktiğini düşünüp kederlenmesi ve duaya devamı terk etmesidir. Bu kişi bir tohum saçan veya ağaç diken, sonra onun bakımını yapan, sulayan, sonra da olgunlaşmasını ve toplanacak hâle gelmesini beklemeyip terk eden gibidir. Sahih-i Buhari'de, Ebu Hureyre'nin (r.a.) rivayetiyle geçen bir hadiste Rasûlullah (S.A.V) şöyle buyurur:

 "Sizden her birinizin duası, acele etmediği ve "İşte ben Rabbime dua ettim ve kabul buyurmadı" demediği sürece kabul olunur."

Samimi bir kalple Rabbinin önünde boynunu eğer, zelil olur, yalvarır yakarır. Kıbleye döner. Ellerini Allah'a kaldırır. Sonra Allah'tan ister, ısrar eder, ümit ve korku arasında dua eder. Allah'ın (c.c.) isimlerini, sıfatlarını ve tevhidini duasına vesile eder...

Dua müminin kul olduğunu bilmesidir. Bu kulluğun kime karşı olması gerektiğini idrak ettiği müstesna haldir. Duruştur dua, vakardır. Acziyetin içinde, halifeliğin farkında olmaktır. Çölde yüzlerce mil yürüdükten sonra, susuzluktan çatlamakta olan bir yolcunun su isteme halidir dua. O halde olmalıdır dua eden Talip. Kurban edilmek üzere olan bir kurbanlığın mahzun bakışı ve boynunu bıçağa usulce uzatarak  “Ben Seninim, en hayırlısını Sen bilirsin” demektir. Bu sesi duyan o bıçağın sızlayarak içinin yanmasıdır. Kurbanın kesildikten sonra çırpınışı ve akan kanın gözyaşıdır. Bir bebeğin annesine bakışındaki mahzunluk, annenin ona karşı olan şefkatidir. Tebessümdür dua, gözlerin en derininden gelen bir gülümseme. Kişinin rabbine gülümsemesi, muhabbetidir.

Hıra’dır dua. Asırlarca sevgilisini beklemekten kuma dönen ve yağmura hasret çöllerin inlemesidir. Kâbe’dir dua, Mescid-i Aksa’nın ardından kendisine yönelme zamanını bekleyiştir. Ebrehe’nin olanca zulmüne rağmen, canı o kadar yanmasına rağmen, bir adım dahi atmayan Mahmut adlı filin inlemesidir. Mekke’dir dua, o yüce sevgiliyi asırlarca beklemekten yorgun düşen mübarek şehirdir. Sıcak kumlarında, yakan güneşin altında “ehad, ehad” diye inleyen Bilal’ın imanıdır. Taif’ten gelecek haberi bekleyen Yesrib’dir, Medine’dir dua. Sadece dişinin kırılmasına bile dayanamayan uhudun sızlayışıdır. Ebu Bekir’in sadakati, Ömer’in adaleti, Osman’ın hayâsı, Ali’nin ilmidir. Ebu zer’in Rebeze’ye yolculuğunda ayağının tozudur dua. Allah resulü’nün ümmetine seslenişi, kardeş ilan edişi… Secdesinde gözyaşlarından saçının sakalının çamura bulanması ve Aişe’nin “Yeter Ya Rasûlullah, neden bu kadar üzüyorsun kendini” dediğinde, “ibadet eden bir kul da mı olmayayım” diyen Salih bir kocanın tevazusudur Dua.

Dua O’nda olmaktır, O’nun olmaktır, O’ndan olmaktır, O’ndan olduğunun ve O’na döneceğinin farkında olarak el açmaktır, diz çökmektir, gözyaşı akıtmaktır. Kimlik arayışının başlama noktasıdır dua. Kim olduğunu aramanın, aradıkça kaybolmanın ama sonunda kendini bulmanın ilk yudumudur.

   İşte hüzün ve dua, irfan geleneğimizin zirve kavramlarından olup, yaşamımız boyunca içerisinde bulunmamız gereken hallerdendir. “Kendini bilen rabbini bilir, Rabbini bilen de kendini bilir” anlayışının doğal sonucudur bu haller. Mutsuzluğun sebebi ikidir der İmam Gazali: Cehalet ve Gaflet. Birisi ilmin eksikliğinden, diğeri ise irfanın eksikliğinden kaynaklanır. Cehaletin giderilmesi bir şekilde giderilir. Okuyarak, dinleyerek, diz çökerek vs. vs… Fakat gaflet nasıl giderilecek? İşte gafletin ilacı da kişinin kendini bilmesi, kendini tanıması ve kendi acziyetinin ve fakriyetinin farkına varmasıdır. Bunu idrak ettiği anda bu gaflet bitecektir. O zaman hüzün ve dua gibi makamlara ulaşmak kolaylaşacaktır. Bu makamlarda dolaşanlar ise, hem mutluluğa ulaşmış olacak, hem de kulluğun zirvesinde aşamanın mutluluğuna sahip olacaktır. Zaten bu ikisi için uğraşmaz mı insan hayatı boyunca. Bu yolda mutlu ve mesut bir şekilde yürümenin formülünü unutmamak ve yerinde kullanmak en büyük kazancımız olacaktır.

 

   Şehit Ali Şeriati’nın duasıyla son sözlerimizi söyleyelim.

 

“Ey Kadir olan Allah’ım!


Ailemize sorumluluk, halkımıza bilim, inananlarımıza aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza anlayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilinç, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize soyluluk, öğretmen ve üstatlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek, dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenirlik, sanatkârlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırıcılarımıza hedef, ümitsizlerimize ümit, zayıflarımıza güç, muhafazakârlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryat, Müslümanlarımıza Kuran, Sünnet bilinci, tüm mezheplerimize birlik, kıskançlarımıza şifa, egoistlerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm uluslardan kurulu milletimize samimiyet, basiret, feraset, cesaret, fedakârlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!”

 

 

 

 

İBRAHİM SAY/Araştırmacı/İlahiyatçı/Yazar

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

SON DAKİKA HABERLERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi

© İMAM-HATİP LİSESİ MEZUNLARI KÜLTÜR DAYANIŞMA VE İNSANİ DEĞERLERİ YÜCELTME DERNEĞİ
 Telefon ve Fax:
                   

 e-mail :  iletisim@ihsanider.org.tr    /  www.ihsanider.org.tr@hotmail.com
Köşe Yazarı Yönetici Girişi     /   Köşe Yazarı Girişi

Adres:Ulu Cami Mah. Kızılay Cad. Taş Apt. No:163 K:1 D:1 Seyhan/ADANA
E-Postamız


Tasarım: ihsanider

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi