İHSANİDER

Ana Sayfa | ..... | Derneğimiz | İletişim Formu | İnsan Kaynakları | Kurucu Üyeler | Yönetim Kurulu | Tüzük | Anketler | Sitene Ekle | RSS

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

AK PARTİ MİADINI DOLDURDU MU?

Not: Bu yazı Umran Dergisinin 235. Sayısında(Mart-2014) yayınlanmıştır.
Sıgbatullah KAYA

Kategori  Kategori : Eğitim
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 172720
Tarih  Tarih : 08 Nisan 2014 22:45

11 Punto 13 Punto 15 Punto 17 Punto

İktidara muhalif tüm çevreler, Gezi olaylarından beri aralıksız olarak hükümete ve Ak Partiye yönelik eleştirilerini, Ak Parti ve Başbakan Erdoğan’ın eski misyonunu giderek yitirdiği yönünde yapıyorlar. Örnek mi istiyorsunuz? Bu eleştiriler o kadar fazla ki, herhangi bir vatandaşın bu çevrelere ait yazılı ve görsel yayın organlarının manşetlerinden bile bu gözlemi yapması mümkün. Bu eleştirileri özetleyip tasnif ettiğimizde ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: Erdoğan, artık eski hoşgörülü Erdoğan değil. Ak Parti iktidarı da eski “Muhafazakar Demokrat” görüntüsünden uzaklaşıyor. Başbakanın giderek sertleşmesi, en sonunda onu bir diktatöre dönüştürdü. Ak Parti Hükümeti de eski çalışma azmini yitirerek(!) baskıcı ve kendini koruyan bir diktatörlüğe dönüşmüş durumda. Bu Ak Parti ve Erdoğan, AB sürecini de artık götüremezler. Ak Parti iktidarını saran bu sert üslup ve diktatoryal karakter, hükümetin Ortadoğu ve dış politikasında da kendisini iyice hissettiriyor. Gittikçe Osmanlıcı politikalara özeniyorlar ve daha önce çıkardık dedikleri “Milli Görüş” gömleğini yeniden giyiyorlar. Hem zaten başta ABD olmak üzere, Batı dünyası da Ak Parti iktidarına sırt çevirmiş durumda. Erdoğanlı ve Ak Partili Türkiye, altından kalkamayacağı krizlere ve sonu belirsiz maceralara girmeye aday bir ülke.

Türkiye Diktatörlükle mi Yönetiliyor? Önce şu otoriterleşme/diktatörleşme meselesine değinelim. Bu iddialar doğru mu, yoksa iktidar partisi hakkındaki olumlu toplumsal algıyı negatif yönde etkilemeye çalışan içi boş eleştiriler kabilinden mi? Hemen söyleyelim, 80 darbesini, 90’lı yılların faili meçhuller cehennemini, 28 Şubat’ı ve şimdiye kadarki tüm zamanlarını vesayet tehdidi altında geçiren Türkiye’yi bilenler, bu iddiaların birebir karşılığı olmadığı sonucuna hemen varırlar. Başbakan Erdoğan’ın tatlı-sert bir üsluba sahip olduğu, başından beri biliniyor. Yürüyüşünden ses tonuna kadar sahip olduğu hafif-kabadayı duruş, onun liderlik karizmasını oluşturan en önemli özelliklerinin başında geliyor.Yeri geldiğinde duygusal, yeri geldiğinde sert, yeri geldiğinde kavgacı ve mücadeleci Erdoğan’ın temiz, ikna edici ve güler yüzlü siması hayli zamandır halkın gönlünde yer etmiş durumda. Halk, onu bu haliyle sevdi, inandı, güvendi ve iktidara getirdi. Demek ki, Başbakan Erdoğan’ın kirli emellere karşı, partisini ve iktidarı korumaya çalışırken kullandığı sert üslup ve sergilediği mücadeleci duruş yeni bir şey değil. Ayrıca, diktatörlük öyle üslupla davranışla değil, icraat ve uygulamalarla ortaya çıkan bir karakterdir ve gerçekten diktatör olan bir liderin ülkesinde ona “Sen diktatörsün!” bile diyemezsiniz.
 
Türkiye’de halen aktif yayın yapan yazılı ve görsel basının yaklaşık %25’i neredeyse işi-gücü bırakmış, Başbakan’a ve iktidar partisine hakaret ve sövgüye varan ifadelerle saldırıyorlar. İktidar, bunlarla ancak kişilik haklarına saldırı ve hakaret kabilinden hukuk davalarıyla mücadele edebiliyor. Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ı sırf üslubu yüzünden diktatör gibi göstermenin gerçeklerle bağdaşan bir tarafı yok, diye düşünüyoruz. Hükümetin, devlet içindeki zararlı çetelerin önünü kesmek amacıyla adli kolluk ve yargının çalışma şekli, özel hayatların korunması ve benzeri alanlarda yaptığı düzenlemeler ve bundan geri adım atmayacağız, şeklinde gösterdiği kararlılık, Başbakan’ın seçim meydanlarındaki kararlı ve sert konuşmalarıyla birleştirildiğinde, evet, “Otoriter” bir gidişat şüphesi uyandırmıyor değil. Muhalif çevreler, bu otoriter tavrın seçimlerden başarıyla çıkılsa bile bitmeyeceğini, daha da katılaşacağını ve Türkiye’nin bir “Sandık Diktatörlüğü”ne dönüşeceğini ileri sürerek seçim sonuçlarını etkilemeye çalışıyorlar. Biz, buna da hiç katılmıyoruz. Çünkü, Başbakan ve iktidar partisinin hangi kodlardan hareket ettiklerini bilenler, bu korkuların bir karşılığa dönüşmeyeceğini tahmin edebilirler. Öte yandan, bu düzenleme çalışmaları gizli-saklı kotarılarak da yapılmıyor. Toplumun gözü önünde tartışılarak, belli bir oranda mutabakat sağlanarak ve nihayetinde hukuka uygun bir şekilde yapılıyor.
 
Başbakan’ın şahsi tavırlarının dışına çıkacak olursak, Ak Parti iktidarı diktatörce işler mi yapıyor? Ak Parti iktidarı bu nitelemeyi hak ediyor mu? Bu sorunun cevabını vermek için, iktidarın bu güne kadar icraat olarak ne yaptığını hatırlamakta fayda var. Şöyle söyleyelim: Diktatörleşme ithamına maruz kalan Ak Parti iktidarının bu güne kadar yaptığı icraatın ana başlıkları bile, bu iddiaların içeride reel bir karşılığı olmadığı sonucunu açıkça ortaya koymaya yeter. Ekonomide, iş ve çalışma hayatında, belediyecilik anlayışında, alt yapıda, imarda, toplumsal ölçekli sorunları çözme konusunda, hak ve özgürlük alanlarını genişletme gayretinde ve en önemlisi Türkiye’nin geleceğini kurtarma isteğinde bu kadar azimli ve çalışkan bir iktidar bütün bunlara rağmen, gerçekten bir “diktatörlük” olabilir mi? Hangi diktatörlük halka hizmeti Hakka hizmet sayar? Hangi diktatörlüğün yüce gururu “hizmetçi” sıfatının kendisine yakıştırılmasına müsaade eder? Bunlar ya diktatör dayağı yememişler, ya diktatörlük nedir bilmiyorlar!
 
Batı Dünyası Türkiye’yi Yalnızlığa mı Terk Ediyor? İktidar partisine muhalif tüm çevrelerin kullandığı bir argüman da bu. Türkiye, yanlış dış politikaları yüzünden giderek yalnızlaşıyor. Türkiye, ABD ve AB süreciyle zıtlaştığı için, çağdaşlık gömleğini sıyırıp yeniden Osmanlı kaftanını sırtına geçiriyor. Osmanlıcılık özlemiyle hareket edeceğimiz “Milli Görüşçü” kafa geri geliyor. Türkiye, özelde Ortadoğu’da, genelde tüm dış dünyayla olan münasebetinde çok sıkıntılı günler yaşayacak. İşin ilginci, bu eleştiri şimdiye kadar genellikle Kemalist-ulusalcı kesim tarafından yapılıyordu. 17 Aralık operasyonlarından sonra, Gülen cemaatine bağlı yayın organları da aynı kervana katıldı. Eleştiriler arasındaki bu paralelliği çıplak gözle manşetlerden, konu başlıklarından da fark edebiliriz. Ama, çarpıcı bir örnek olarak değinmekte yarar görüyoruz: Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök (11. 01. 2014) Ak Parti iktidarını, yeniden “Milli Görüş” çizgisine döndüğü varsayımı üzerinden, çağdaş normlardan ve AB hedefinden kopmakla suçluyor ve eleştiriyor. Zaman yazarı Ali Bulaç da peş peşe yazdığı 3 yazıda (02-06 Ocak 2014) Ak Parti iktidarını, bölge liderliğine soyunduğu ve neo-Osmanlıcı bir tavır takındığı gerekçesiyle İslami değerlerden uzaklaşmakla suçluyor ve eleştiriyor. Aynı paralelliği iki kesimin ekonomik durum, çözüm süreci ve demokratikleşme paketleri, dış politika ve yargı düzenlemelerine ilişkin tartışmalarında da görmek mümkün. Sevgili Ali Bulaç’ın şahsını tenzih ederek belirtelim: Her iki kesimde yer alan muhalifler de aşağı yukarı aynı konularda, sureti haktan görünerek ve “sureti hukuku” kullanarak iktidara ağır eleştiriler getiriyorlar. Ulusalcı-laik kesim kendi bakış açısından, İslami muhalifler de kendi bakış açısından ortaklaşa büyük bir felaket senaryosunu seslendiriyorlar: “Batı Türkiye’yi dışlıyor. ABD, Erdoğan ve Ak Partiyi gözden çıkardı. Dünyada yalnızlaşan Türkiye, gittikçe güç kaybeder ve artık kendi iç sorunlarını bile çözemez. Artık her şey tersine dönecek ve Türkiye 10 yıl öncesini bile mumla arar hale gelecek. Bundan sonra Erdoğan’ın gemisine binen mutlaka batacak…” Bu iddialar gerçekten doğru mu? Yoksa, Türkiye’nin iç ve dış imajını karartmaya çalışan bir “algı değiştirme operasyonu” ve bunun üzerinden sonuç almayı hedefleyen bir “toplumsal mühendislik çabası" mı? Zihnimizde buna ilişkin net cevaplar uyanması için, belki de Ak Parti’nin ne şartlarda iktidar olduğunu yeniden hatırlamakta yarar var. Ak Parti de yükselişe geçen her parti gibi 2002’de ABD ve Batı dünyasına çeşitli güvenceler vererek işe başlamıştı. AB’ye aday, NATO üyesi ve ABD’nin müttefiki bir ülkede, hiçbir partinin Batı’nın güvenini kazanmadan iş başına gelmesi mümkün değildi çünkü. Bu nedenle Ak Parti kurucuları genel başkanıyla, kurmaylarıyla kendilerini Batı dünyasına güven verici bir üslupla telkin ettiler. Ak Parti kurucuları, radikal siyasal İslamcılığın temsilcisi olmadıklarını net olarak söylüyorlardı. Tabi ki tüm bölgeye egemen olan İslami kodlarla yola çıktıklarını, dindar olduklarını, ama insan hakları ve demokrasi başta olmak üzere pek çok evrensel değerin İslam’la zaten zıtlaşmadığını ifade ediyorlardı. Bu kanaatlerini hem düşünsel bağlamda ortaya koyuyor, hem de Osmanlıcı politikalar içeren Milli Görüş çizgisinden “Biz değiştik!” sloganıyla çoktan ayrıldıklarını dile getiriyorlardı. Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti kadroları “Biz değiştik!” ilanında bulunurken takiye mi yapıyorlardı? Hayır. Gerçekten de İslami kesim Türkiye’de bir değişim ve dönüşüm geçirmişti. 80’li ve 90’lı yıllar boyunca Türkiye Müslümanları, karşılaştıkları tüm problemleri konuşarak tartışmış ve sonuçlar üretmişti. Şahsen bizim de Dönüşüm ve Girişim Dergisi’nde çeviri ve yazılarla naçiz katkılarda bulunduğumuz bu süreçte, Türkiye Müslümanları düşünsel problemlerini çözerken, yönetim anlayışı ve politik problemlerini de ıskalamadılar. Pek çoğumuzun düşünce ve siyaset anlayışını biçimlendiren MTTB ve Milli Görüş çizgisi sıkıntılıydı. Osmanlıcı bir duruş içeriyordu ve lidere olan bağlılık anlayışı tam itaat gerektiren zımni bir hilafet-biat sistemini çağrıştırıyordu. Bu anlayışa göre, önce Türkiye’de iktidarı ele geçirecek, ardından parçalanmış Osmanlı coğrafyasını yeniden bir araya getirecektiniz. Öte yandan Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşid Rıza, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub ve Mevdudi çizgisinde biçimlenen “İslami siyasi hareket” de devrimci anlayışıyla sıkıntılar vaat ediyordu. Bu devrimci anlayış, 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin estirdiği rüzgarlardan da etkilenmiş, tam bir fırtınaya dönüşmüştü. Bu anlayışa göre, İslam coğrafyasında devrimler gerçekleştirip İslami temelli ulus devletler kuracaktınız. Türkiye’de bu nedenle İhvancı veya İrancı radikal gruplar bir süre sonra devrimci örgütlere dönüşüyorlardı. 90’ların başında ortaya çıkan Hizbullahî akımlar da kurgusal temelini İhvan modelinden, sloganik enerjilerini ise “İran İnkılabından” alan bir anlayışla örgütleniyordu.
 
Bir Müslüman için devrim yapmak ve akabinde “Şer’î” bir devlet kurmak gerçekten gerekli miydi? Yaşadığımız ülkenin temelinde halk oyuna dayalı bir meşruiyet olması, hak-hukuk ve adalete riayet edilmesi İslamî açıdan yeterli değil miydi? Bu ve benzeri problemler, tüm İslam dünyasında tartışılmaya başlanmıştı aslında. İranlı düşünür Abdülkerim Süruş, devrimci İslami anlayışları kökünden sarsacak nitelikte düşünceler geliştiriyordu. Süruş’un düşünce temelinde, “Bizzat dini olan hakikatler ile insanların dinden devşirdiği hakikatler bir tutulamaz. İkisi aynı şey değildir.” önermesi yatıyordu. O zaman din kaynağı bakımından ilahi, din anlayışları ise kaynağı bakımından beşeri bir şeydi ve ikisi bir tutulamazdı. Bu bakış açısı Müslümanların bu güne kadar sorgulamaya cesaret dahi edemedikleri fıkıh ve tefsir ilmi dahil, tüm müktesebatı sorgulayabilecekleri kapısını aralıyordu. Temelinde bu önermenin yattığı düşünüş, İslam’a has bir “sekülerizm” kavramını da beraberinde gündeme taşıyordu. İslami sekülerizm konusunda benzer bir ses de Mısır’dan yankılanıyordu. Mısırlı düşünür Hasan Hanefi, Marksist gelenekle selefi düşünceyi birleştiren bir üslupla, modernist sayılabilecek yaklaşımlarda bulunuyor, laikliğin Kuran’ın özünde zaten var olduğunu savunuyordu. 80’li yıllarda Tunus’tan Londra’ya sürgüne gönderilen “Nahda” lideri Raşid Gannuşi, İslami hareketlerin dönüşmesi gerektiğini savunuyor, İslam’ın demokrasi, özgürlükler, kamusal alan ve bir arada yaşamaya nasıl baktığına ilişkin düşünceler geliştiriyordu. Türkiye’de de bu ve benzeri tüm zihinsel problemleri gidermek amacıyla eli kalem tutan Müslüman aydınlar, “Medine Sözleşmesi” ekseninde “Birlikte Yaşama”, “İslam ve Demokrasi”, “Kamusal alan” “Kişisel Özgürlükler”, “Sekülerizm ve İslam”, “Ulus İslam Devleti Gerekli mi?” gibi konuları tartışmaya başladılar. Bu tartışmalar Türkiye’de İslamcıların daha önce hiç sıcak bakmadıkları “Laiklik” ve “Demokrasi” gibi kavramlara ısınmasıyla noktalanacaktı. Bu ve benzeri düşüncelerin tartışılması ve geliştirilmesi bakımından Girişim(1985-90), Yeni Zemin(1992-93), Sözleşme(1997-98), Bilgi ve Düşünce(2003-2005) ve benzeri bazı dergiler, mektep görevi gören birer platform olarak tarihe geçtiler. Ak Partinin Yolu Küresel Güçlerle Nasıl Kesişti? O sıralar, ABD ve onun partneri olan küresel güçteki ülkelerin kafası Ortadoğu konusunda hayli karışıktı. Bölgede bitmek tükenmek bilmeyen bir Filistin dramı ve İsrail zulmü vardı. Lübnan’daki kargaşa dinmek bilmiyordu. Dış dünyayla entegrasyonu sağlanamayan İran’ın bölgedeki Şii nüfus üzerindeki nüfuzu ve radikal etkisi, Batı dünyası ve İsrail için büyük problem teşkil eden Hizbullah sorununu yaratmıştı zaten. Öte yandan, Kuzey Afrika’dan başlayarak tüm Ortadoğu hattındaki diktatörlüklerin arkasındaki Batı desteği, ezilen bölge insanındaki Batı nefretini doruk noktasına çıkarmış, bölgede İslami normların da dışına çıkan Sünni kökenli radikal örgütler türemişti. 1996 yılında Afganistan yönetimini ele geçiren Taliban hareketi, neredeyse tüm İslam ülkelerinde taraftarları ve bağlantıları olan el-Kâide örgütünü koruyor, himaye ediyordu. O güne kadar irili ufaklı pek çok eylemle adını duyuran el-Kaide ve lideri Usame bin Ladin’in adı 11 Eylül 2001 saldırılarıyla beraber dünyanın beynine çivi gibi çakılacaktı. Sivil uçakların kaçırılarak içindeki yolcularla beraber Washington ve New York’ta büyük binalara çarptırılması sonucunda yaklaşık üç bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu saldırıyla Batı dünyası büyük bir şok yaşamış ve tam bir akıl tutulmasına uğramıştı. ABD ve onun partneri olan tüm küresel güçler hemen harekete geçtiler. Önce yaşadıkları travmayı atlatmak ve uğradıkları prestij kaybını düzeltmek istediler. Dünyada yükselen İslamofobik rüzgarları da arkalarına alarak Afganistan’a saldırdılar. 7 Ekim 2001’de başlayan bu saldırılar sonucunda Taliban yönetimine son verildi ve fiili işgal gerçekleştirildi. Çoğunluğu Amerikan askerlerinden oluşan uluslar arası askeri birlikler, güvenliği sağlamak amacıyla bölgede kalmaya devam ettiler. Ülke yönetimini yerel aktörlere bırakan bu birlikler, bölgedeki zararlı oluşumların temizlenmesi amacıyla Taliban kuvvetleri ve el-Kâide’ye karşı operasyon düzenlemeyi neredeyse bir sürek avına dönüştürdüler. Afganistan, Pakistan, Tacikistan ve kısmen Bangladeş hattında CIA ajanları hala cirit atıyor. Bunların gösterdiği hedeflere, Amerikan birlikleri insansız uçakların da kullanıldığı operasyonlarla nokta atışlar düzenliyor. Afganistan operasyonuyla travmasını atlatan ve prestij sorununu kısmen çözdüğünü düşünen küresel güçler, Ortadoğu’da son bir düzenleme yapıp bölgeyi ve sorunlarını yerel aktörlere devretmeyi uygun gördüler. Yapılacak olan son düzenleme, Saddam Hüseyin’in Irak’ıyla yarım kalan hesabın görülmesiydi. Saddam Hüseyin ve Irak’taki Ba’s rejimi, kontrol edilemiyor ve kurdukları yeni denklemin tamamen dışında kalıyordu. ABD ve ona partnerlik yapan küresel güçler, 20 Mart 2003’te havadan ve karadan Irak işgalini başlattılar. Ba’s rejiminin komuta ettiği Irak Ordusu fazla bir direniş gösteremedi. Ülke işgale uğradı ve Ba’s rejimi çökertildi. Ülke yönetimini yerel aktörlere devreden ABD, fiili işgali uzunca bir süre devam ettirdi. Saddam Hüseyin, 13 Aralık 2003’te yakalandı ve yapılan yargılamanın ardından, 30 Aralık 2006’da idam edildi. ABD’nin Irak’taki fiili işgaline ancak Başkan Obama döneminde son verildi. 2003 ve sonrasında dünya kamuoyu nefesini tutmuş sırada hangi işgal var, diye beklerken, başka işgal olmadı. Çünkü başka işgal planlamamışlardı. Bundan sonra, Ortadoğu yumuşak bir geçişle bölgesel aktörlerin nüfuz alanı haline getirilecek, yine yumuşak bir geçişle bölgedeki diktatörlüklere, güçlendirilmiş yerel oluşumlar eliyle son verilip “Demokrasiye geçiş” süreci başlatılacaktı. Ortadoğu’yu ancak demokrasi kurtarır düşüncesi, 2001’de nihayet bir proje haline dönüşmüştü. Projenin fikir mimarları olarak bilinen ünlü Amerikalı akademisyen John L. Espozito ve uzun yıllar ABD’nin Ortadoğu ve İslam araştırmaları uzmanı olarak görev yapmış entelektüel yazar Graham Fuller, “İslam ve Demokrasi” temalı çalışmalarını sonuçlandırmış, Batı kamuoyunu ve Küresel güçteki yönetimleri etkilemişlerdi. Bu çalışmalar özetle şu düşünceyi barındırıyordu: İslam, özünde demokrasiyle çatışan bir din değildi. Demokratik hoşgörü, hak-hukuk ve adalet aslında İslam’ın temelini oluşturuyordu. Batı kamuoyunda İslamofobik tepkilere neden olan “İslam Fundamentalizmi” ve bunun doğurduğu şiddet, aslında bir sapmaydı ve İslam’ın özüyle bağdaşmıyordu. Marjinal sapmaların ana nedeni, Batı’nın İsrail’i ve bölgedeki baskıcı-zalim yönetimleri sonuna kadar arkalamasıydı. Bu destek, geçmişindeki işgalci-emperyalist kimliğiyle birlikte okunduğunda, günümüz dünyasının küresel güçlerini nefretin hedefi haline getiriyordu. Tüm Batı dünyasına yönelen bu nefret dalgasının kırılması için, ABD ve AB’nin güçlü ülkeleri, Ortadoğu’daki baskıcı cuntaları arkalamaktan bir an önce vazgeçmeliydi. Bu, Türkiye ve Ortadoğu tarihi uzmanı Bernard Lewis ve yine bir Ortadoğu uzmanı olan Daniel Pipes’in İslam ve Batı medeniyetlerinin özünde çatıştığını ve asla yan yana gelemeyeceğini savunan “Historik” yaklaşımın tam tersi bir yaklaşımdı.
 
Batı’nın İslam dünyasına karşı geliştirdiği politikalar, şimdiye kadar bu eksende geliştirilmişti ve bu çatışmacı anlayış artık terk edilmeliydi… Geriye bu yeni süreçte hangi Ortadoğu ülkesinin “model demokrasi” olarak destekleneceğine karar vermek kalıyordu. Türkiye, bunun için uygun ülke miydi? 1997 Eylül’ünün sıcak bir akşamında Diyarbakır’da Hotel Balkar’ın terasında Graham Fuller ile doyurucu bir sohbet imkanı yakalamıştık. Uluslar arası gündem ve ABD politikaları ile ilgili bir çok konuda konuştuk. Şu cümlesi çok çarpıcıydı: “Ortadoğu’da iki buçuk ülke var. Birisi Türkiye, öteki İran, buçuk olanı da Mısır. Batı’nın bunları göz ardı etmesi düşünülemez.” Bir an Fuller’ın da pek çok batılı diplomat gibi, onurumuzu okşayarak ağzımıza bir parmak bal çaldığını, bu tip beylik lafların onun gibi bir entelektüele yakışmadığını, düşünmedik değil. Ama geçen zaman, bu konuşmanın öylesine sıradan bir laf olmadığını bize gösterecekti. 2001 yılında bölgenin kendisine yansıyan sorunlarından bezmiş bir halde, imaj kurtarmak ve kurdukları denklemi tamamlamak amacıyla yarım kalan askeri harekatları sonuçlandırarak, bölgeyi ve önemli sorunlarını bölgesel aktörlere devretmeye kararlı olan küresel güçlerin yolu, Türkiye ve Ak Partiyle böyle kesişecekti. Türkiye onlar açısından neden önemliydi? Bu önemin altında ne stratejik konum, ne şanlı geçmiş, ne de içeride kendi kendimize söyleyip avunduğumuz argümanların hiç birisi yoktu. Türkiye bir cumhuriyetti ve Lozan’dan beri küresel güçler askeri ve bürokratik merkezi destekleyerek bu cumhuriyeti yanlarında tutmuşlardı. Türkiye’de çok partili sisteme geçilmişti ama bu güçlü merkez, ara sıra ülkeye format atıyor, fabrika ayarlarına geri çekiyordu. Bu nedenle şahsiyetli bir demokrasinin oturması ve kişilik kazanması mümkün olmuyordu. Merkezi kontrol eden güçler, dinamik ve çalışkan kimlikten uzaklaşarak, uğradıkları imaj kaybı yüzünden başarı şansını da artık kaybetmişlerdi. Öte yandan, Anadolu ağırlıklı milli ve dini oluşumlar güçlenmiş, merkezi zorlamaya başlamışlardı. Türkiye’deki İslamcılığın ana gövdesi sayılan Milli Görüş, düşünsel temelde sıkıntılı olmakla beraber silahlı mücadeleyi hiç benimsememişti. MSP, RP ve FP’nin zorlama hukuk davalarıyla kapatılması bile onları ve taraftarlarını sokağa dökmemiş, demokrasi dışı yollara baş vurmamışlardı. Bu partiler kapatılmadan önce kazandıkları belediyelerde gizli bir niyet izhar etmemişler ve son derece başarılı olmuşlardı. İlk siyasi şöhretini belediyecilikten kazanan Recep Tayyip Erdoğan, tuhaf bir hukuk davasıyla mahkum edilip belediye başkanlığından alınarak içeri atıldığı halde, hukuk ve demokrasi dışına çıkmamış, taraftarlarını sokağa dökmemişti. Türkiye’de Müslüman aydınlar, çok önemli okumalar yaparak, din ve devlet ilişkisine ait zihinsel alt yapıyı çoktan hazırlamışlardı. Erdoğan ve yol arkadaşları bu zihinsel alt yapıya sahip çıkıyorlar, değiştiklerini söylüyorlar, dindar-demokrat bir duruş sergiliyorlardı. Erdoğan ve yakın çalışma arkadaşlarından oluşan çilekeş bir ekibin 14 Ağustos 2001’de kurdukları Adalet ve Kalkınma Partisi, yeni kurulduğu halde kamuoyu yoklamalarına göre müthiş bir yükselişe geçmişti. Küresel ve merkezi güçler istese de istemese de iktidara gelecekti. Adalet ve Kalkınma Partisi ile küresel güçlerin yolu bu şekilde kesişti. Ak Parti kurmayları, geçmişte yaşadıkları acı tecrübelerden ders alarak çatışma ve zıtlaşmadan beslenmeyeceklerini, hoşgörüye ve demokrasiye bağlı kalacaklarını deklere ederek dışa yönelik bir güvence verdiklerinde, aslında kendilerini bağlayan bir “ahit” de vermiş oldular. Küresel güçler, Ortadoğu’da suların durulmasını istedikleri bu yeni dönem için Ak Partili Türkiye’den daha iyi bir seçenek bulamadılar. Bu bir takdiri ilahiydi. 2002 seçimleri yaklaştığında iç ve dış konjonktür, Ak Parti’nin iktidara gelmesi için tamamen müsait hale gelmişti. Ak Parti iktidara geldikten sonra, içeride ve dışarıda yeni dindar-demokrat kimliği ile örtüşen işler yaptı. Batı’nın yeni Türkiye’ye sunduğu ekonomik desteği ve krediyi inanılmaz bir dinamizmle yatırımlara dönüştürdü. Türkiye, kısa zamanda “dindar, demokrat ve zengin” bir refah ülkesi profiline uygun hale geldi. Yeni kimliğine uygun olarak demokratik çalışmalar yaptı. Örneğin, kadın hareketlerini ve bunun zayıf ayağı olan çağdaş dindar kadın hareketlerini destekledi. Sivil toplum kuruluşlarını çoğalttı ve onlara arka çıktı. Eğitime müthiş yatırımlar yaptı. Özgür düşüncenin önünü açtı. Kürtçe ve Arapça TV’ler kurarak bölge insanının diline ve gönlüne hitap etmeye başladı. Bir de baktık ki, Türkiye patentli sinema filmleri, TV dizileri, sanatçılar ve çeşitli sanat faaliyetleri, Ortadoğu gençliğinin gönlünü kazanmaya başlamış. Dindar-demokrat Ak Partili Türkiye, kısa zamanda imrenilen ve özenilen bir “yükselen değer” haline gelmişti. Ak Parti iktidarı, Dış işlerinde demokrat çizgisini devam ettirdi. AB sürecini başarıyla götürdü. Komşularıyla olan ilişkilerini, karşılıklı zıtlaşma düzleminden çıkardı. Sürdürdüğü başarılı politikalar sayesinde Türkiye’nin eskiden beri sorunlu olduğu Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerle ilişkilerini normalleştirdi. Kronik Kıbrıs sorununu çözülebilir bir düzleme taşıdı. Kendisine yüklenilen misyon gereği, Ortadoğu’nun normalleşmesine ve demokrasiyle barışmasına ön ayak olmaya çalıştı. İşgal sonrası yeniden biçimlenen Irakla ve özellikle -PKK sorununa rağmen- Kuzey Irak bölgesiyle ilişkilerini önemli bir seviyeye çıkardı. Lübnan ve Filistin’in iç barışına hizmet etmeye çalıştı. Bölgeye yapılan insani yardımları had safhada destekledi. İsrail’le olan ilişkilerini normalleştirdi. İsrail konusunda anti Siyonist politikalara hiç girmedi. Filistin dramı konusunda İsrail’e evrensel hukuk çerçevesinde yüklenmesi, Ortadoğu halkları arasında takdir ve minnetle karşılandı. Arap Baharı sonrası yeniden biçimlenen Kuzey Afrika ülkeleriyle ve özellikle meşru Mısır yönetimiyle son derece iyi ilişkiler kurdu. Mısır’daki meşru yönetim darbeye maruz kalınca, Mısır halkının demokrasi ve hak mücadelesine arka çıktı. İran’ın normalleşmesi ve dış dünyaya açılması için, başlangıçta son derece iyi ilişkiler kurdu. Suriye yönetimiyle başlangıçta kurduğu dostluk ve Suriye’yi demokrasiye taşıma çabaları olumlu sonuç vermeyince, Suriye’de iç savaş başladı. Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusuna destek vermesi, hem problemlere neden oldu, hem de İran’la olan ilişkilerine zarar verdi. Buna rağmen Türkiye, İran’ın başta uğradığı haksız ambargolar olmak üzere, uluslar arası camia ile olan problemlerinde hep yanında oldu. Son Cenevre görüşmelerinin verdiği sinyaller, Türkiye’nin Suriye konusunda mevcut karışıklığa rağmen elinin güçlenebileceğini gösteriyor. Küresel Güçler Türkiye’yi Gözden Çıkardılar mı? Türkiye’nin içinde bulunduğu bu yeni dönem ve üstlendiği misyon doğru okunabilirse, bunun mümkün olmadığını düşünüyoruz. Kurulan denklemin bir parçası Türkiye, bir parçası İran, diğer parçası da Mısır olmaya devam edecektir. Geçen süre bize kesin olarak gösterdi ki, başını ABD’nin çektiği küresel güçler, artık Ortadoğu’da fiili bir savaşın içerisinde olmak istemiyorlar.
 
Bunu 2010’dan beri Arap Baharı dalgasında takındıkları tavır ile de gösterdiler. Bölgedeki demokrasi mücadelelerine hukuk çerçevesinde destek vermiş gibi görünmek istiyorlar. Öte yandan yeniden tanzim edilmesini istedikleri yere belli kanallar aracılığıyla silah, mühimmat ve parasal destek vermeyi de ihmal etmiyorlar. Kuzey Afrika’dan başlayarak tüm Ortadoğu’yu saran dalgalar, uzun yıllar boyunca kıyıları vurmaya devam edecek. Krallıklar sallanacak, devrilmiş olan diktatörlükler uzun süre güç elde etme, köşe kapma kavgalarına sahne olacak. Buralarda ortaya çıkan iç problemlerle, komşu ülkeler arası muhtemel ihtilaflarla bölgesel aktörler muhatap olmaya devam edecek. Türkiye, bu bölgesel aktör adaylarının eli en güçlü olanı. Kamuoyu algısı değişmiş olabilir, ama diğer bölgesel aktörler olan İran ve Mısır’ı da dönüştürüp sistemin içine çekecek olan yine Türkiye. Batı’nın bu anlamda Türkiye’den vazgeçmesi mümkün değil. Ortadoğu’da yer yerinden oynadıktan sonra, ABD’nin ve AB’deki lider ülkelerin bölgesel aktörleri zayıflatarak eski günlerine döneceğini düşünmek, eşyanın tabiatına aykırı bir yorum olur. Ancak şunu da söylemek lazım: Küresel güçteki ülkelerin Türkiye ve Ortadoğu politikalarını tersine çevirmek için adeta deliren gruplar da yok değil. Çünkü, küresel güçlerin başındaki ABD, aslında dünyanın en güçlü lobilerinden ve etkin baskı gruplarından oluşan bir topluluktur. ABD, bir bakıma adı konulmamış bir koalisyondur. Bu koalisyonun içerisinde dini, mezhebi ve etnik kökene dayalı lobiler, küresel sermayeler ve ana düşünce akımları var. Bunların altında daha ufak çaplı sivil hareketler yer alıyor. İki partili sistemde bu lobiler ve düşünce akımları kendilerine uygun gördükleri partiyi destekliyorlar. Üstelik bu destekler ve destek sözleşmeleri, zihnimizin alışık olduğu gizli-kapaklı görüşmelerle değil, açıktan yapılıyor. Seçimden galip çıkan parti iktidara geldikten sonra da güçlü gruplar ve akımlar, kendi amaçları doğrultusunda yeni baskılar kurmaya devam edebiliyorlar. Bu baskılar sonucunda Beyaz Saray politikaları ve Kongre kararları değişebiliyor. Amerika merkezli büyük sermaye gruplarının ve bunlarla aynı paralelde hizmet veren düşünce kuruluşlarının Türkiye aleyhtarlığını da bu şekilde okumak gerektiğini düşünüyoruz. Bu günlerde adından çokça söz ettiren ve kısaca “Neocon” adıyla bilinen oluşum, “Yeni muhafazakârlık” anlamına gelen “Neoconcervativ” bir akımdır. Amerika’nın yeni tip sağcıları diye okuyabileceğimiz bu akım, klasik sağcıları antisemitist addedip İsrail aşırı sağıyla, Likut Partisi ve Likut çizgisindeki büyük sermaye gruplarıyla oldukça içli-dışlı bir görüntü vermektedir. Neocon akım, ilk çıkışını Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, ABD’nin global egemenliğinin gerekirse en sert tedbirlerle sağlanmasını savunmak amacıyla yaptı ve bu amaç uğruna çeşitli kuruluşlar açarak çalışmaya başladı. Bu akım, bünyesinde savaş dahil her türlü seçeneği savunan “şahinleri” barındırdığı gibi, siyasi ve ekonomik sert tedbirleri seçenek sayan “ılımlı” muhafazakarları da barındırıyor. Şahinler ve ılımlılar, farklı iktidar dönemlerinde etkin olabiliyorlar. Örneğin, Kısa adı PNAC (Project for the new American century) olan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı düşünce kuruluşu günümüzde artık yok. Merkezi Washington’da bulunan ve William Kristol ile Robert Kagan adında iki muhafazakar düşünür tarafından yönetilen bu kuruluş, Amerika’nın global liderliğini destekleyici çalışmalar yapmakla biliniyordu. Reagan’cı bir politika güderek Amerika’nın iç ve dış siyasetini belirlemeye çalışan PNAC, özellikle George W. Bush döneminde, yönetimdekilerin şahsi fikirleri üzerinde etkiliydi. Amerikan kamuoyu, Irak savaşından bu platformu sorumlu tutuyor. PNAC ve bazı yan kuruluşları, Amerika’nın Ortadoğu politikası değiştiği için 2006’da işlevsiz kalarak kapandılar. Zamanımızdaki neoconlar, çeşitli araştırma enstitüleri, think tank kuruluşları ve güçlü medya organları ile iş tutarak, hedefe koydukları ülkelerdeki kırılgan siyasal yapı ve kırılgan ekonomileri etkilemeye, kendi imkanlarıyla yapamazlarsa, Beyaz Saray ve AB politikalarını etkileyerek amaçlarını gerçekleştirme çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürüyorlar. Batı dünyasının Ortadoğu politikalarına eski çatışmacı dilin yeniden hakim olması için olanca güçleriyle savaşıyorlar.

Sonuç

Ak Parti iktidarındaki Türkiye’yi ve özellikle Başbakan Erdoğan’ı hedef tahtasına koyan küresel yaygaralar, Türkiye’yi iç ve dış gelişmeleri bakımından nasıl etkileyecek? Neocon grupların neredeyse dünya çapında sürdürdükleri acımasız Türkiye ve Erdoğan aleyhtarlığı, Türkiye’yi güçsüzleştirip işlevsiz bir ülkeye dönüştürmeye mi yönelik, yoksa daha da güçleneceği mukadder olan bir Türkiye’yi stratejik kurumlarıyla beraber ele geçirip kontrol altında tutmaya mı yönelik? Küresel vesayet sistemi Erdoğan’a neden kızgın? Türkiye’de Ak Partili yönetime son verilemezse, küresel öfkeler üzerimize artarak gelmeye devam mı edecek? Bunlardan Türkiye’nin iç ve dış siyaseti nasıl etkilenecek? Bu konular hakkında İleri-geri pek çok yorum ve değerlendirme yapılıyor. Bir değerlendirme de biz yapalım:

1-Küresel vesayet tellallarının Erdoğan Türkiye’sine duydukları kızgınlığın altında yatan önemli nedenler: Bu nedenler Türkiye’nin yaptığı yanlışlarla ilgili değil, daha çok güdümlü olmaktan çıkması ve kontrol edilemeyen bir güç ve büyüme sağlaması ile ilgili. Türkiye’nin müttefiklik kavramını alışageldiğimiz o “güdümlülük” anlamına gelmekten çıkarması, dış politikasına reel-politik bir veçhe kazandırması ve biraz da stratejik derinlik katması, duyulan öfkenin en büyük nedeni. Ak Parti döneminde Türkiye, “müttefik olmanın” ortak politikalar geliştirmek, uluslar arası hukuk çerçevesinde birlikte hareket etmek, ama çıkar ilişkilerinde “karşılıklılığı gözetmek” anlamına geldiğini savunmaya başladı. Örneğin, 2003 yılında 1Mart Tezkeresi meclisten geçmeyince, hükümet müttefiklerine “Kusura bakmayın! Ama biz demokratik bir hukuk devletiyiz. Tezkere meclisten geçmedi, üzgünüz…” savunmasını yapmıştı. Hükümet o günden beri içeride ve dışarıda attığı adımları, kimseden talimat almadan ama müttefiklik hukukuna ve uluslar arası hukuka riayet etmeye çalışarak atıyor. Öte yandan, Tayyip Erdoğan da kontrol edilemiyor. Tatlı-sert üslubuyla, kah “one minute!” fırçası atıyor, kah uluslar arası bir platformda “neden hukuka riayet etmiyorsunuz?” şeklinde çıkışlar yapıyor. Onun bu kendinden emin ve enerjik duruşu da küresel vesayeti öfkelendiren bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Küresel vesayetin kızdığı önemli bir nokta da Türkiye’de başlatılan bazı yatırımların kendi küresel sermayelerine zarar verici nitelikte olması ve büyük ölçekli bazı ihalelerin kendilerine gitmemesi. Örneğin İstanbul’da yapılması planlanan “3. havaalanı”, “Kanal İstanbul” gibi büyük projeleri ve ülke çapında planlanan büyük ölçekli enerji yatırımlarını, gelecekteki çıkarları açısından kaygı verici buluyorlar. Öte yandan “Balistik Füze İhalesi” gibi büyük çaplı ihalelerin kendi şirketlerine verilmemesini de mevcut çıkarlarına aykırı buluyorlar. Küresel vesayetin alındığı ve tehlikeli bulduğu başka bir nokta da Türkiye’nin herhangi bir kontrol altında olmaksızın Afrika ve Ortadoğu’da sorun çözmeye soyunan, vizyon ve karar alma kabiliyetine sahip bir ülke konumuna gelmesi. Türkiye, dış politikasıyla gidip Somali ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelere el atabiliyor, Batı’nın cehenneme çevirdiği yerleri hak ve adalet temelinde yeniden dizayn edebiliyor. Türkiyeli Müslümanlar, oluşturdukları insani yardım kuruluşlarıyla, küresel başarılara imza atabiliyor. Bir “Yeryüzü Doktorları” 20’den fazla ülkede platform oluşturup sağlık sorunlarıyla uğraşabiliyor. Bir “İHH”, Mavi Marmara gemisiyle İsrail’e ölümüne kafa tutan ve birden dünya gündemine oturan sivil eylemler düzenleyebiliyor. Türk firmaları, Afrika ve Ortadoğu’da cirit atıyor. Türkiye’nin ve Türkiyelilerin büyük işler yaparak büyümesi, onları derin düşüncelere sevk ederek endişelendiriyor. Küresel vesayeti telaşlandıran önemli bir husus da MİT’in durumu. Eski Türkiye’deki imajıyla, seyyar satıcı kılığında gezen elemanlardan oluşan köhne bir kurumdu MİT. Üst kademedeki bürokratları farklı ülke istihbaratlarıyla iş tutar, onlar tarafından yönlendirilir, içeriden ve dışarıdan gelen baskılarla, askeri ve bürokratik vesayete zemin hazırlarlardı. Son zamanlardaki MİT bilgili, donanımlı ve teknolojiyi kullanabilen saha ajanlarından oluşmaya başladı. Bürokratik kadrosu da öyle. Bağımsız hareket ediyor, iç ve dış vesayetin güdümüne girmeyi reddediyor. Kendi çapında başarılı işler de yapıyor. Türkiye’nin Afrika, Ortadoğu, Balkanlar ve Asya’daki “Bölgesel aktör” olma kimliği pekiştikçe, MİT’in dış istihbarat departmanı da büyüyecek ve belki günün birinde CIA gibi, MOSSAD gibi müstakil bir dış istihbarat birimi oluşacak. Bu yüzden yerel ve küresel vesayetin iştahını kabartan, ele geçiremeyince de kızgınlıklarını celbeden bir kavga alanı haline geldi MİT. İç ve dış istihbaratıyla ülkesinin menfaatlerine hizmet eden bağımsız bir MİT’in, kimleri nasıl kızdırabileceğini düşünmek hiç de zor değil.

2-Gezi olaylarından beri içeride ve dış dünyada ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye aleyhtarlığının şimdilik kaydü şartıyla, küresel güçteki ülkelerin resmi kararı olmadığını ortaya koyuyor. Geçtiğimiz yılın Mayıs ayında ortaya çıkan “Gezi” olaylarında polisin kullandığı yöntemleri kaygı verici bulduklarını, peş peşe yaptıkları açıklamalarla dile getiren ve içimizdeki muhalifleri büyük bir beklentiye sokan Beyaz Saray ve AB sözcüleri, o dönemde bir çok yorumcu ve analist üzerinde, Türkiye’nin gözden çıkarıldığı endişesini uyandırmışlardı. Geçen zaman, bunun resmi bir politikaya dönüşmediğini gösterdi. Olay aslında neydi o zaman? Neoconların hazırladığı sözüm ona bilimsel analizler ve bu paraleldeki istihbarat raporları küresel yönetimlerin önüne konmuş, bu olayların akabinde Ak Parti yönetiminin sokağı kaybedeceği, ülkede kontrolü sağlayamayacağı ve hükümetin istifa etmek zorunda kalacağı söylenmişti. Küresel yönetimler de bu nedenle önlemlerini alıyor ve kaos sonrası ortaya çıkacak yeni yönetimle kuracakları dostane(!) ilişkinin alt yapısını hazırlıyorlardı. Ancak Ak Parti ve Tayyip Erdoğan sokağı ve halkı kaybetmedi. Dolayısıyla, küresel yönetimler aslında yanıltıldılar ve dünya kamu oyuna karşı mahcup oldular. Ortaya çıkan bu mahcubiyet sonrasında kimlerin parasal fonlarından mahrum kaldığını ve kimlerin işini kaybettiğini, doğrusu merak ediyoruz. 17 Aralık olayları sonrasında, paralel yapılanmaların tasfiyesi ve paralel yapıların etkisizleştirilmesi için yapılan kanuni düzenlemelerin AB nezdinde uyandırdığı kuşkular, hükümet tarafından başarılı bir şekilde savunulabiliyor. Dolayısıyla, küresel vesayet teşebbüslerinin baş ağrıtıcı etkisini kabul etmekle beraber, bu teşebbüslerin resmi politikalara dönüşmeyeceğini düşünüyoruz.

3-Türkiye, üstlendiği bölgesel aktörlük rolünün altından kalkabilecek vizyon ve karar alma kapasitesine sahip bir ülke. Suriye politikaları yüzünden İran’la sallanan ilişkilerini yola koyarak devam ettirecek. Çünkü Suriye sorunu eninde-sonunda bir çözüme kavuşacak. Bu çözüm, Türkiye’nin tamamen güdümünde bir çözüm olmayacak. Daha çok İran’ın razı olduğu bir formül üzerinden gerçekleşecek. Bu aşamadan sonra İran’ın dünyayla bütünleştirilmesi çabaları devam edecek ve İran, “Şiî Demokrasinin” orta doğudaki bölgesel aktörü haline gelecek. Türkiye-İsrail ilişkileri kaldığı yerden devam edecek. Mavi Marmara krizi, Türkiye’nin istediği şekilde çözüme kavuşmak üzere. İsrail sağının ve küresel güçte sermaye gruplarının çığlıkları, bunu İsrail için büyük bir onursuzluk gibi lanse etmesine rağmen, İsrail bundan sonra, Türkiye’nin himayesinde meşruiyeti tanınmış bir hukuk devleti olmaya çalışacak. Türkiye’nin Mısır’daki darbeye karşı İhvan’a verdiği bilinçli destek devam edecek. Kendisini revize etmiş bir İhvan, vesayete karşı zaferle seçim kazandığında, yine kendisini revize etmiş bir Hamas’la beraber Ortadoğu’da “Sünni Demokrasinin” mümessili olacaklar. Mısır, demokrasisiyle kendi ayakları üstünde doğrulduğunda, hem Filistin rayına oturacak, hem İsrail mevcut paranoyasından kurtulacak, hem de diğer Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin demokrasiye geçişi kolaylaşacaktır. Önümüzdeki 5-10 yıl boyunca Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri, vesayet-demokrasi çatışmalarına sahne olacağından, Türkiye’nin bütün bu kargaşalarda aktif rol üstleneceğine ve zaman zaman başının ağrıyacağına kendimizi şimdiden alıştırmak faydalı olur, diye düşünüyoruz.

4-Yaptığımız okumalar sonucunda ortaya çıkan sezgilerimiz doğruysa, bundan sonra Türkiye’de siyasetin kodları “dindarlık”, “demokrasi” ve “dinamizm” olacak. ( Buna 3D kodu diyelim.) Bu kodlar siyaset sahnesini yönettikçe, bu sahneye çıkan ateistler bile “Allah’a şükür, bizim tanrı inancımız yok!” demek zorunda kalacaklar. Dindarlıkla arasını düzeltmemiş, vesayetle arasına mesafe koymamış ve dinamik bir güç olduğuna halkı ikna etmemiş hiçbir siyasal hareketin başarılı olmasını mümkün görmüyoruz. Tam da bu nedenden dolayı, son zamanlarda CHP’yi farklı bir çizgiye taşıma çalışmaları yapıldığını sanıyoruz. Uluslar arası manevra kabiliyetine sahip bir cemaat, dindarlıkla problemi olmayan yeni bir kadroyu CHP’de lider kadro haline getirmeye çalışıyor. Seçim sonrasında görece bir yükseliş, başarı şansını daha da artıracak. Gezi’de ortaya çıkan muhalif genç enerjiyi de dahil ederek CHP’yi geleceğe taşımak istiyorlar. Cemaat, şimdilik perde arkasından fon ve replik hatırlatma desteği verecek, ama kadrolaşmada etkin olacak. Bu tasarım gerçekleşirse, gelecekte ana muhalefet partisini “Muhafazakar Cumhuriyetçilik” türünden yeni bir düşünsel kimlik bekliyor. Yakın gelecekte Türkiye’de siyaset alanı “Dindar Demokratlar” ile “Dindar Cumhuriyetçiler” diye adlandırabileceğimiz iki ana akımın çekişmesine sahne olursa şaşırmayın.

5-İsrail aşırı sağının fonladığı neocon taarruzların Türkiye’yi çöküşe sürükleyeceğini düşünerek evhamlananlar, korkmasınlar. Fiili savaş dışında bir ülkeyi çöküşe sürüklemeyi ancak üç yöntemle başarırsınız. İçerideki derin güçlerle iş tutup yönetimi elde etmeye çalışırsınız. Bunu başaramazsanız, muhalif enerjiyi kullanarak sokağı yönetilemez hale getirir ve mevcut yönetimi çekilmeye zorlarsınız. Bunu da başaramazsanız, kırılgan gördüğünüz ekonomisini batırıp ülkeyi çöküşe sürüklersiniz. Türkiye’nin uzun süredir bu üç taarruz tipiyle de üç ayrı cephe açarak mücadele ettiğini ve başarılı olduğunu görüyoruz. Hükümetin bu konuda elini güçlendiren en önemli şey, arkasındaki güçlü halk desteğidir. Bu güne kadar seçtiği yönetimi vesayetçilere teslim etmeyen, sokağa kurban vermeyen halk, ekonomik taarruzlara karşı da yönetime güç ve moral vermektedir. Demokrasilerde şimdiye kadar, “Allah bu milleti başımızdan eksik etmesin!” demekten daha sihirli bir formül, kimsenin aklına gelmiş değil.

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

SON DAKİKA HABERLERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi

© İMAM-HATİP LİSESİ MEZUNLARI KÜLTÜR DAYANIŞMA VE İNSANİ DEĞERLERİ YÜCELTME DERNEĞİ
 Telefon ve Fax:
                   

 e-mail :  iletisim@ihsanider.org.tr    /  www.ihsanider.org.tr@hotmail.com
Köşe Yazarı Yönetici Girişi     /   Köşe Yazarı Girişi

Adres:Ulu Cami Mah. Kızılay Cad. Taş Apt. No:163 K:1 D:1 Seyhan/ADANA
E-Postamız


Tasarım: ihsanider

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi